Lermontov zamanı ve tüm zamanın kahramanları üzerine… - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

Lermontov zamanı ve tüm zamanın kahramanları üzerine…

25 Eylül 2018 Salı

Bayram tatili için Uşak’taydım. Amaçsızca Uşak sokaklarında gezerken her gittiğimde önünden geçtiğim sahafa uğradım tekrar. Tezgahta beni al diye mırıldayan Lermontov’un 1967 Ülkü Tamer basımı “Zamanımızın Bir Kahramanı “ ve Emile Zola’nın 1959 basımı Rahip Mure’nin Günahı romanları ilgimi çekti. Hemen Lermontov’la başladım okumaya. Puşkin için yazdığı şiirle bir şair olarak hızla üne kavuşan Lermontov’dan bir roman okumak ilginç olacaktı. Çağının ötesinde bir benliğin kaleminden çıkan ve aklın evinde olup bitenleri bilinçaltına yuvarlamadan dışa vuran bir şairin romanıyla ve neredeyse ilk basımlardan biriyle karşılaşmak hemen ilgimi çekti.

Eski’nin yaşamımız üzerinde onulmaz bir yeri var. Zamanın hızla dijital bir çağa evrildiği günümüzde ilk basım kitaplara ulaşıp eskinin dokusuyla okuma yapmak ayrı bir tat bırakıyor. Lermontov’u okurken, 1830’lu yılların çarlık Rusya dönemini bir dönem romanı olarak değil, tüm zamanları kapsayan bir genişlikte okunabilir. Zira roman kahramanı Peçorin karakteri, bir dönem kahramanı olmanın çok üzerinde tüm zamanların kibrine gönderme yapmaktadır. Zira Peçorin’in alaycı, kibirli, zengin ve acımasız dili, özgüveniyle beslenen bir modern yalnızlığı da temsil etmektedir. Benliğiyle uyumlu bir Rusya yaşayamayan Peçorin ordan oraya gezerken yeni serüvenler yaşamakta ve bu yönüyle biraz da Lermontov’un yaşadıklarıyla benzerlik göstermektedir. 19. Yüzyıl Rus romanı olarak çağından ziyade gelecek zamanların uyumsuz ve yabancılaşmış karakterlerine kapı aralayan Lermontov, oldukça başarılı bir kurguyla romanını oluşturmuş. Günümüze ulaşmasını sağlamıştır…

Daha 27 yaşında tıpkı Puşkin gibi genç yaşta bir düelloyla yaşamı sona eren roman yazarının bu şekilde ölümü, yazdığı kitapta da önemli ipuçlarını veriyor. Çağının bir tutunamayanı olduğu kadar özgürlüğe aşırı düşkün bir ruhun temsilcisi olarak yaşayan karakter Peçorin, aşklarına ve arkadaşlarına karşı da alabildiğine kayıtsız ve acımasız davranmıştır. “Ben bir korsan kadırgasının güvertesinde doğmuş büyümüş bir denizci gibiyim. Denizci ruhu fırtınalara ve savaşlara alışıktır, kıyıya atılınca, gölgelik onu ne kadar çekerse çeksin, güneş ne kadar dinlendirirse dinlendirsin canı sıkılır, içi ezilir.“ O durağan bir yaşamın bahçesinde soluk alacak bir durgun, yatağında ölümü bekleyecek bir ölümlü değildir. Bir tür ölümsüzlük abidesi bir sonun hazırlayıcısı olacağı da zaten bu romanda kendini hissettirmiştir. Genç subay Gruşnitski’yle yaptığı düelloda, kendine yapılan tuzağı anlayıp kendi önlemini alarak acımasızca hasmını öldüren Peçorin, bir yanıyla Lermontov’un kendi ölümünü öngördüğü bir sahne olarak kitaptaki yerini almıştır. Yazar genç yaşta üstelik romanındaki düelloyu kurguladığı yer olan Pyatigorsk’ta bir düello sonucu öldürülmesini, kendi ölümünün bir tasarımı olarak okuyabilir miyiz acaba? Peçorin ile Lermontov arasında sıkı bir karakter benzerliği olduğunu söylemek abartı olmaz bence. Dışavurumcu ve romantik yazıncı Lermontov, yaşadığı dönemle ve dünyayla ilgili de ciddi sıkıntılar duyan bir tutunamayandır da zira…

Var oluşun anlamsızlığına dair Rusya’da yapılan bu tarz düellolar daha çok ölüme bir güzelleme gibi gelmiştir bana her daim. Birçok değerli edebiyatçının bu erken düello ölümleri, bir meydan okumadan çok bir tür varoluşsal sorun olarak da okunabilir. Peçorin karakterindeki algı da, kaba bir vurdumduymazlık ve sorumsuzluk örneği bir karakter değil; çağına uyum gösteremeyen, yalnız, bilge, dingin, dinleyen ve konuştuğunda da zeka parıltısını olduğu gibi ortaya sunan güçlü bir karakteri temsil eder. Peçorin aşağılayıcı, ukala ve kibirli olduğu kadar bilge bir söyleyicidir de. Nitekim gerek ilk eşi Vera, (ilk baskıda Peçorin’in eşi Vera olarak geçiyor. Sanırım sonraki baskılarda bu isim Bella’ya dönüşmüş…) gerekse prenses Meri, Peçorin’e karşı duydukları aşkı anlamlandırmada büyük güçlükler yaşayacaktır. Sadece kendine aşık ettirecek denli gizemliliğiyle değil, aşık olunabilecek bir derinliğin temsilcisidir Peçorin. Oysa düelloya gitmeden az önce söylediği aşağıdaki bölüm bize kişiliğiyle ilgili önemli bilgiler verir; “Belki yarın öleceğim!… Dünyada beni tam tamına anlamış hiçbir yaratık kalmayacak. Bazıları beni olduğumdan kötü, bazıları olduğumdan iyi sanırlar. Bazıları iyi bir adamdı, öbürleri, rezilin tekiydi diyecekler. İkisi de yanlış olacak. Böyleyken, yaşamaya değer mi zaten? Yine de insan yaşıyor, merak yüzünden. Yeni bir şeyler bekleyip duruyor… Saçma, sinir bozucu bir durum!”

Ülkü Tamer çevirisi için ayrı bir parantez açmak gerekir. Okuma gerçekten ayrı bir tad veriyor. Günümüz küçük-büyük burjuvazisiyle karşılaştırıldığında bundan neredeyse 170 yıl önce yazılmış bu roman bugünün karakterlerine de önemli göndermeler içeriyor. Şair Lermontov estetiğiyle biçim bulmuş ve kendi yaşadığı baskıcı çarlık Rusyasının savaşlarla süren zamanında aynı zamanda bir asker olarak rol üstlenen kahramanımız, şair ve roman yazarı olarak kısa yaşamına karşın Rus Edebiyat tarihinde de başarıyla yerini alacaktır. Yaşadığı çağın politik ortamını romanında pek yer vermeyen Lermontov, şiirlerinde Çarlık iktidarına karşıt daha somut tavır sergilemiştir. Özellikle Puşkin için yazdığı Ölüme Dair şiirinden sonra çarlık tarafından kendisi de tıpkı Puşkin gibi Kafkasya’ya sürgüne gönderilecektir.

Sürekli yer değiştirerek kalelerde yaşam süren Peçorin’in hikayesi toplumun yaşam koşullarına pek uğramaz. Romana giren kahramanlar bir süre görünür olduktan sonra misyonunu tamamlar ve geri çekilir. Daha çok Peçorin’in hikaye örgüsünde rol alırlar. Ama anlatıcı ağır kış koşullarında süren yaşamda etkileyici doğa betimlemeleriyle ağdalı bir dil kullanır. Lermontov, hikaye geçişlerindeki aceleci tarzına rağmen doğa betimlemeleriyle zenginleştirdiği güçlü bir anlatımla romanını örmüştür: “Bu sabah geç kalktım; kaynağa geldiğimde görünürde kimseler kalmamıştı. Sıcak bastırıyordu; fırtına habercisi kırçıl, yüklü bulutlar, karlı dağlardan hızla uzaklaşıyordu; Maşuk’un tepesi, sönmüş bir meşale gibi tütüyordu; çevresinde, hızları kesilmiş, sanki çalıların dikenlerine takılıp kalmış kurşuni bulut parçaları, yılanlar gibi kıvrılıp sürünüyorlardı. Hava elektrikle doluydu…”

Bu yaz aylarında tesadüfen şair romanları okuma şansı buldum. ilk okuduğum kitap Can Sinanoğlu’nun “Değersizler”i. Sonra da Atilla Yaşrin’in “Mori”si. Lermontov’la süren bu okumalar şiirsel bir tat almamı sağlayan okumalar oldu. Lermontov şiirlerini yeniden okuma ödevi de üstüme görev kaldı. Şairin romana doğru akan bu serüvenini şiirsel açıdan değerlendirmek gerekiyor. Şiirden bir kopuş mudur bu? Yoksa yeni bir açılımı mı? Yaşadığı çağda sürüklenerek yörüngesini yitirmiş bir ozan kimliğinden geriye romanlar mı kalacak yoksa? Aynı zamanda şair dostlarım olan Can ve Atilla elbette şiirle beslenmelerini ve ilişkilerini sürdürecektir.

Olanaklar ve tehlikeler at başı ilerliyor yaşamda. Lermontov olarak tarihte yer almak için yaşamak ve yazmak dışında ne yapılabilir ki? Belki de hepimizin içinde nefes alan kibirli ve ukala bir Peçorin karakteri soluk alıyordur, kim bilir?…

Buraya Lermontov’dan iki şiir alarak ve değerli okurlara biraz uzun olan “Şairin ölümü” adlı şiiri bulup okumalarını tavsiye ederek bu yazıyı noktalamak istiyorum.

Minnet
Her şey ama her şey için minnettarım sana:
Hırsın gizli ızdırapları için,
Gözyaşlarının acısı ve öpücüğün zehri için,
Düşmanların intikamı, dostların iftirası için
Bir çölde erittiğin ruhumun yangını için
Hayatta aldanmış olduğum her şey için.
Sadece öyle yap ki, bundan sonra
Sana daha fazla minnet duymayayım.

Yalnızım gecenin ıssızlığında

Yalnızım gecenin ıssızlığında,
Taşlı bir yol ışıldar durur siste;
Çevre suskun, kulak vermiş Tanrı´ya,
Yıldızlar konuşur birbiriyle.

Gökyüzünde görkemli bir şölen var!
Toprak, mavi bir ışıkta dinlenir..
Kimi bekliyorum, aradığım ne?
Yüreğimi böyle daraltan nedir?

Beklediğim hiçbir şey yok yaşamdan,
Geçmişten de pişmanlık duymuyorum;
Özgürlük ve huzurdur aradığım!
Unutmak ve uyumak istiyorum!

Ama benim uyumak istediğim
O soğuk uykusu değil ölümün…
Yaşam da uykuya dalsın içimde,
Usul usul inip kalkarken göğsüm;

Gündüz gece, tatlı ezgileriyle
Bir ses türküsünü söylesin aşkın..
Yeşil dallarıyla ulu bir meşe
Eğilsin üstüme ve hışırdasın…
Hakan Keysan

Şairin Ölümü

İntikam, çar, intikam!
Kapanıyorum ayaklarına
adil ol ve katili cezalandır
Ki onun idamı gelecek çağlara
senin haklı yargını duyursun
ve caniler örnek bulsun onda.

Şair öldü! – kuluydu namusun.-
Düştü, karalanmış, söylentilerle.
Düştü intikam özlemiyle, göğsünde bir kurşun
eğerek gururlu başını yere!

Utancını değersiz tahkirlerin
taşıyamazdı şairin kalbi
o başkaldırdı yargısına sosyetenin
ve öldürüldü! Yapayalnız, önceki gibi..

Öldürüldü! Neye yarar şimdi gözyaşları..
Neye yarar boş övgülerin gereksiz korosu..
Neye yarar zavallı özür mırıltıları..
Kader oynadı oyununu!

İlkin kinle kovan siz değil miydiniz
onun özgür ve cesur yeteneğini;
ve eğlenmek için körüklediniz
bir yangını ki belli belirsizdi..

Daha ne? Eğlenin.. Son ıstıraplara
dayanmaya artık gücü yetmezdi!
Söndü bir meşale gibi eşsiz deha
soldu alnındaki zafer çelengi..

Kurtuluş yok, soğukkanlılıkla
katil indirdi vuruşu.
Titremedi elindeki tabanca
yüreği sanki donmuştu..

Şaşacak ne var? Uzaktan onu
o benzeyeni yüzlerce kaçağa
fırlatmıştı bize kaderin buyruğu
talih ve rütbe avına..

Gülerek, küstahça aşağılıyordu
yabancı bir toprağın göreneklerini
o bizim şanımızı esirgeyemezdi
ve bu kanlı an düşünemezdi
elini neye kaldırdığını !

Şair öldü ve girdi toprağa
O ünsüz, tatlı türkücü gibi
sağır bir kıskançlığın kurbanı.
Onu eşsiz bir güçle betimlemişti
acımasız bir elin yere serdiği
o yazgı yoldaşı ozanı..

Bırakarak barışçıl erinçleri ve saf bir dostluğu
özgür yüreğin ve ateşli tutkuların boğulduğu
bu kıskanç dünyaya niçin geldi?
Niçin verdi elini değersiz kara çalıcılara?
Niçin inandı yalan sözlere ve okşayışlara?
O ki genç yasından beri insanları bilirdi..

Çıkarıp ilk çelengi alnından
dikenli ve defneden bir çelenk taktılar ona,
ve gizli iğneler dalların altından
battılar şanlı alnına..
Ve ağulandı son anları da
sinsi fısıltısıyla alaycı cahillerin.
Ve öldü o -boşuna bir intikam susuzluğuyla-
ve gizli üzgüsüyle kırılmış ümitlerin..

Sesleri o eşsiz şarkıların dindi
bir daha duyulmamacasına.
Dar ve sevimsiz sığınağında simdi
Susuyor şair , bir mühür ağzında..

Ve sizler, kibirli çocukları
bilinen alçaklıkla ün salmış ataların!
Köle topuklarıyla çiğneyen yıkıntılarını
bahtın oyunuyla incinmiş soyların!
Özgürlük, defa ve şan cellatları!
Tahtın yanındaki açgözlü yığın!
Susturun gerçeği ve yargıyı
gizlenin örtüsü altına yaslanın!
Fakat ey ahlaksızlar, tanrısal bir yargı
ve müthiş bir yargıç bekliyor sizleri!
O’nu kandıramaz altın şıkırtısı
O bilir önceden her şeyi.
O zaman boşa gidecek ama
kötülemeler, başvuracağınız!
Ve tüm kara kanınızla, şairin
haklı kanını yıkayamayacaksınız!..
(1873)
Çeviren : Ataol Behramoğlu

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
 karakter kaldı