NEW YORK'TA BİR PAZAR GÜNÜ - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

NEW YORK’TA BİR PAZAR GÜNÜ

1 Şubat 2018 Perşembe

Doksanlı yılların başındaydı. Bir Amerikan eğitim vakfının bursunu kazanarak New York’a gelmiştim. “Sosyal Bilimlerde Liderlik”konulu 40 günlük bir seminere katılıyordum. Mevsim kıştı. Güneşli ve daha ılık bir Pazar günü, Manhattan adasının “Midtown” olarak adlandırılan gökdelenler bölgesinde yürüyüşe çıktım. Cadde ve sokaklarda neredeyse insan yoktu denebilir. ‘Herkes nerede?’ diye düşünerek metroya atladım ve Central Park’a gittim. Öyle ya, güneşli ve ılık bir pazar gününde insanlar olsa olsa orada olurlardı. Central Park da tenhaydı! Doğrusu şaşırdım bu işe. Müzeler pazar günü açık olur diye, yakındaki ünlü New York müzesi MOMA’ya yürüdüm. Bu ismi, Modern Sanatlar Müzesi’nin İngilizce’deki ilk harfleri oluşturmuştu.

Müzeye girer girmez hayretler içinde kaldım. Tüm New Yorklular buraya gelmiş gibiydi. Müze korkunç kalabalıktı. ‘Herkes buradaymış meğer’ dedim içimden. Bir sanat meraklısı olarak her katı ve her galeriyi zevkle gezdim. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından bu güne gelen büyük ve modern sanatçıların tabloları arasındaydım. Picasso, Kandinsky, Dali, Joan Miro, Gauguin, Matisse, Andy Warhol, Paul Klee…

Müzeyi geze geze en üst kata çıktım. Bir salona girerken, giriş geçidinin üzerindeki “Amerikan Soyut Dışavurumcuları” tabelası beni gerçekten coşkulandırdı. Çünkü yıllar önce aynı konuda bir resim sanatı kitabı okumuş ve ressamlarından etkilenmiştim. Resimleriyle beni en çok büyüleyen Jackson Pollock ve Mark Rothko’ydu. Bu akımın diğer büyük ressamları olan Clyford Still, Robert Motherwell, Willem de Kooning, Franz Kline ve Barney Newman da esin vericiydiler.

Soyut Dışavurumculuk veya eleştirmen Clement Greenberg’in tabiriyle “resimsel soyutlama”, 1940’lı yılların ortalarında New York’ta ortaya çıkmıştı. Bu anlayışın Amerika’da doğmasına, bu kıtaya göç eden Andre Mason ve Max Ernst gibi sürrealist akımın önemli temsilcileri neden olmuşlardı. Ressamların gerçek nesnelerin temsiline yer vermeden kendilerini sadece renk ve şekillerle ifade ettikleri bir tür soyut sanat akımı olan Soyut Dışavurumculuk, ilk Amerikan sanat akımı olarak kabul edilmekteydi. Sanat dünyasının merkezinin Paris’ten New York’a kaymasında etkili olmuştu.

Salona girdiğimde sağa döndüm ve Mark Rothko’nun “Turuncu, kırmızı, sarı” tablosuyla karşılaştım. Rothko’da beni büyüleyen şey, eserlerindeki durağanlık ve içe dönüklüğün düşümsü biçimlenmiş renklerle ortaya konulmasıydı.

Bugünkü fotoğrafları bilgisayar ekranından makineyle çektiğim için, üzerlerinde ekran çizgileri olmasını lütfen mazur görünüz. Çünkü fotoğraf paylaşmada telif hakları sorununu böyle çözmeye çalışıyorum. Neyse, biraz ileride Rothko’nun “Beyaz Merkez” tablosu vardı. Okuduğum kitap sayfalarında gördüğüm resimler şimdi karşımda gerçek ve oldukça büyük boyutlarıyla, üzerimdeki asıl etkiyi oluşturuyorlardı.


Artık salonun giriş kapısına yakın duvarlarına gelmiştim ki, dev boyutlardaki Jackson Pollock resmi “31 Numara” karşıma çıktı. Asıl etkinin resmin gerçeğini görmekte olduğu apaçıktı.


Bu etki, Pollock’un tüm gövdesini kullanarak ve fırça kullanmadan yaptığı dev tablonun tüm yaratıcı karmaşasının içinde kaybolmak ve elektriğini iliklerimde duyumsamaktı. Pollock’da beni büyüleyen şey, eserlerindeki çılgın dışadönüklüğün bu denetimsiz damla noktalar ve damla çizgiler yoluyla görünür olmasıydı. Pollock bir alkolikti. Kendi yaşamında da toplumsal yaşamını ve dışadönüklüğünü dengeleyememiş ve bunu, yaptığı dikkatsiz bir kazayla daha kırklı yaşlarının başlarındayken canıyla ödemişti.

Giriş kapısının yakınındaki diğer dev tablosu ise “Serbest Biçim” adını taşıyordu. İçgüdüsel bir koreografi!

Rothko’nun içedönüklüğü ve Pollock’un atılganlığı ifadesini en iyi, İsviçreli ünlü modern ressam Paul Klee’nin şu iki deseninde buluyor sanırım:


Üstteki desen bir insandaki “atılganlık, dışa dönüklük”, alttaki desen ise bir insandaki “İçedönüklük” durumunu konu alıyor (“Outgoing” ve “ingrown” isimlerini taşımasından anlaşılacağı gibi). Klee’ye göre “atılgan, dışadönük” insan; özgüvenli, angaje, güçleri ve zayıflıklarıyla sahnede bir konumdadır. Bildiği ya da edindiğinden fazlasına ulaşmaya çalışır; düşme riskini bilerek sıçrar, yaralanmayı göze alacak cesarettedir. “İçedönük” ise, zıt tipteki insandır. Ben-merkezci, korunaklı, dış dünyayla ilişkisi güvenlik sınırları içinde, angaje ve görünür olmaktan kaçan bir konumdadır.

Bu yazımda siz değerli okurlarımla, yıllar önceki bir New York Pazar gününün anı ve izlenimlerini paylaşmaya çalıştım. Bunu yaparken, tümüyle bilgi dağarcığıma ve gözlemlerime başvurarak; sizlere New York Modern Sanat Müzesini, Amerikan Soyut Dışavurumculuk resim akımını, Bu akımın önde gelen iki ismini, onların tablolarını izlenimlerime dayanarak yorumlayışımı, iki ressamın eser ve kişiliklerindeki temel durumları, bu durumları iki deseni ve fikirleriyle işlemiş olan Paul Klee’yi de tanıtmış oldum. Bir ressam değilim ama sanat meraklısı olarak yıllarca resim sanatı konusunda da kendimi bilgilendirmeye çalıştım. Sizlere bu konudaki ilk yazımı sunmaktayım.

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
 karakter kaldı