TÜKET AMA DÜŞÜNME! - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

TÜKET AMA DÜŞÜNME!

8 Mart 2018 Perşembe

Soğuk savaş çift kutuplu dünyanın düzeniydi. Korkutulan ve korkan kitlelerin sığınmak zorunda kaldıkları bir sığlığın öteki adıydı. Sovyet bloku karşısında kalan Batı dünyası kendine “özgür dünya” demişti. Bu dünyanın özgürlüğü; çalışma, tüketme, siyasi katılım ve günlük yaşam alanında kendi insanlarına tanınan özgürlük alanının öteki adıydı. Bu özgürlük alanı Batı ülkeleri halklarının asli unsurlarına bahşedilirken, ötekiler yani göçmenler gerçek yaşamda bu alanın dışında tutuluyordu. Yazılı haklar ile yaşanan haklar oldum olası birleşemedi.

Bir halkın mutluluğu neyle sağlanır ki? Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi”nin buna verdiği yanıt şudur: Gereksinimlerin karşılanması. İnsanların kalkınmışlık düzeyi arttıkça bu gereksinimlerin bazıları giderilmiş, yenileri boy göstermiştir. Daha üst düzey özgürlüklere gereksinim doğmuştur. Bir toplumda gelir dağılımı adaleti varsa, toplumdaki bireylerin büyük çoğunluğu yeni gereksinimlere birlikte erişebilir. O gereksinimlerin giderilmesi için yeni özgürlük alanı yaratılması böyle bir toplumda çok daha kolaydır. Çünkü yeni özgürlük alanına olan talep toplumun çoğunluğunun talebidir ve yönetenleri bunu sağlamaya mecbur bırakabilir.


Toplumda sosyokültürel kalkınma tabana yayılmıyorsa, yeni özgürlük alanına olan talep adamakıllı azınlıkta kalabilir ve yönetenleri bunu sağlamaya mecbur bırakamaz. Örneğin, toplumun çoğunluğu için temel gereksinim güvenlik ise; bu çoğunluk için ancak güvenlik sağlandıktan sonra oluşacak ait olma ve sevgi gereksinimi, değer gereksinimi ve kendini gerçekleştirme gereksinimi henüz ortada olmaz.

Hiyerarşinin tabanından başlayarak fiziksel ihtiyaçlar, güvenlik, ait olma ve sevgi ve değer gereksinimi karşılanmış olan bir azınlık için ortaya çıkan kendini gerçekleştirme gereksinimi uygun özgürlük alanı bulamayacaktır. Tarihte bazı otoriter yönetimlerin, toplumu düşük yoğunluklu savaş halinde tutarak güvenlik gereksinimini sürekli kılmaya çalıştığı görülmüştür. Bunun nedeni, ancak daha çok özgürlük sağlanarak tatmin edilebilecek daha üst gereksinimlerin ortaya çıkıp yaygınlaşmasını önlemektir. Sosyokültürel kalkınmayı tabana yaymak bu yüzden de işlerine gelmemiştir.
Sovyetler Birliğinin ve Doğu Bloğunun çökmesiyle çift kutuplu dünya tek kutuplu oldu ve soğuk savaş sona erdi. En azından önceki biçimiyle. Kitleleri düşünemez kılacak bir sığlığa sokmanın yeni yolları bulunmalıydı. Bunun için de Yeni Dünya Düzeni olarak da isimlendirilen Globalizm ortaya atıldı. Bu yeni dünya düzeni; bilgiye özgür ve kolay erişim, kolay ve yaygın iletişim, hızlı yaşam, temel gereksinimlerin yaygın ve kolay tatmini ve tüketim kültürü üzerine kurulmuştur. En temel insan sorunsalı olan mutluluk konusunda vaat ettikleri bu kadardır: Bilgiye hemen eriş mutlu ol, bolca haberleş mutlu ol, kendini dünyaya ilet mutlu ol, hızlı yaşa mutlu ol, bolca tüket mutlu ol.

Yeter ki düşünme! Biz senin için düşünürüz. Biz senin neye gereksinimin olduğunu biliriz, hatta en iyi biz biliriz, biz bunları sana sağlarız diyen dünya egemenleri aslında ne yapmaktadır? Hepimizden, tüm dünya insanlığından insanlığı çalmaktadır. İnsanlık nedir? İnsanı nesneden, hayvan ve bitkiden ayıran temel fark neyse odur; yani soyut kavramlar yaratmak ve onlarla düşünmek!

Tüketim, hız ve kitle iletişim kültürüyle yetişmiş ve yetişen gençliğimize bir göz atalım. Bunun için çevremizdeki gençleri biraz gözlemlemek, bilgi yarışmalarını izlemek ve medyada gençlerle yapılan sorulu yanıtlı röportajları izlemek yeterlidir. Durum içler acısı değil midir? İyi üniversitelerde eğitim görmüş ve iyi işler kapabilmiş olanlar dahil olmak üzere büyük çoğunluğu son derece cahil! Genel kültürleri sıfır. Ne tarih, ne coğrafya, ne felsefe ne de sanat ve kültür bilgileri var ne yazık ki. Türkçemizi yani ana dillerini doğru ve tam bilmekten aciz değiller mi? Dillerini, bu dildeki soyut ya da somut kavramların doğru içeriklerini bilmiyorlar ki, nasıl düşünce üretebilsinler? Öyle bir dertleri olsa bile. Kaldı ki halkımızın da çok büyük çoğunluğu dilini doğru kullanmaktan acizdir. Türkçeleri olan sözcüklerin yabancı karşılıklarını kullanma özentisi, çok yaygın dil hataları ortaya çıkarmıştır. Bunları ayrı bir yazıda işleme niyetindeyim.

Bir ülkenin gençliği kendisinden beklenen atılım ve inovasyonu yani yenilikçi buluşları yalnızca kendi uzmanlık alanını iyi bilerek gerçekleştiremez. Çünkü bu tür atılım ve inovasyonlar, ancak yaratıcı sentezler yaratmakla olasıdır. Bunun için gençlerimizin geniş bir genel kültürleri olmalı ki; sanat, kültür, felsefe, tarih, coğrafya ve diğer konularla kendi konuları arasında sentezleme yaparak yaratıcı olabilsinler. Atılım ve inovasyon bunu gerektirir. Ülkemizin sanat, kültür, felsefe, tarih ve benzeri alanlarda da kalkınması bu yüzden bir zorunluluktur.

Kalkınmış ülkelerde bile düşünme dışı mutluluk eninde sonunda insanların içinde derin bir uçurumun, boşluğun ortaya çıkıp büyümesine neden olmaktadır. İnsanoğlunun tek gereksinimi madde değildir. Mana’ya yani anlam’a, anlamaya, anlamlandırmaya da gereksinimi vardır. Bunun için inanmak kadar düşünmeye de gereksinim duyacaktır. Modern ve kalkınmış ülkelerin, gittikçe dinlerden uzaklaşan modern ve donanımlı insanlarını yeniden inançla buluşturmak hiç kolay değildir. Sanırım bunu ancak, teolojilerini akılla bilgelikle geliştirmiş olan ve entelektüel bir sunumla modern insanın sorgulayıcı zekasına hitap edebilen inanç sistemleri başarabilecektir.

Peki, bu insanları ve kendi insanımızı düşünmeyle buluşturmak kolay mıdır? İçinde olduğumuz bilgi ve kitle iletişim çağının yoğun veri bombardımanına maruz kalanlar için, ne yazık ki düşünce üretmek olanaksızdır. Bu kadar net ve bu kadar acı. Bizim kuşaklar, bilgi kirliliğinin kol gezdiği bilgi iletişim çağında yetişmedi. Oldukça temiz ve kitabi bilgiyle donanabildik. Bu yüzden internet bilgilerine erişirken dikkatli olabiliyor ve kirli bilgiyi eleyebiliyoruz. Nispeten temiz bilgiyi internette nereden bulabileceğini bilmek bu gün için çok önemli bir ayrıcalıktır. Dilini iyi bilmek kadar doğru bilgiyi ayıklayıp bulabilmek de, insana düşünmenin anahtarını verir.

Değerli okurlarım, işte bu anahtara naçizane sahip olmanın yüklediği sorumluluk, beni düşünce üretmeye, o düşüncelerle bu yazıları yazmaya ve sürdürmeye sevk etmektedir. Aslında gerçekten de bir tükenmişlik duygusu içinde olmaya başladım ve hazır olarak verebileceğimin pek çoğunu vermiş sayılırım. “Hazır olarak” ibaresi kullanmam boşuna değil. Elbette sizlere aktarılmaya uygun bilgilerimin yalnızca bir kısmını aktarabildim. Benim kastettiğim, yeni beslenmelere ve bu doğrultuda yeni düşünceler üretmeye gereksinim duyuyor olmamdır. Bu yazılarımı haftalık olarak sürdürebilmek için, bu nedenle (sanat-kültür alanından) arada sırada bilgi ve anı aktarımları yapmakla yetiniyorum.

Özetle biz insanları, insanlığımıza sahip çıkma savaşımı beklemektedir ve durum umutsuz görünüyor. Bu görünüme aldanmamak için, bizlere tarihi diyalektik ve umut bilimi rehberlik yapabilir. İşte bu yüzden ara sıra umut konusunu işliyorum ve tarihi diyalektik konusunu da işlemeyi düşünüyorum.

Umutla ve insanlıkla kalınız.

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
 karakter kaldı