ANAYASA TASLAĞI NEYİN NESİ? - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

ANAYASA TASLAĞI NEYİN NESİ?

6 Şubat 2017 Pazartesi

 SUNUŞ
Önümüzdeki Nisan ayında halkoyuna sunulacak olan anayasa değişikliği, neyin nesidir, ne getirip ne götürüyor, sorularına dair hukukçu gözü ve yorumu ile bir çalışma yapmaya çalıştım. Hukuki bir metni sadece siyasal bir bakış açısı ile yorumlamak hata olur. Bu nedenle maddeleri değerlendirirken, önce basit ve kolay anlaşılır bir dille ve sadece hukuki yorum yapmaya gayret ettim.  Elbette kişisel görüşlerimi de paylaştım.

Amacım, okuma alışkanlığı sınırlı toplumumuzun, internet ortamında çokça vakit geçirdiğini göz önüne alarak, internet medyasında konuya dikkatini çekmek ve olabildiğince aydınlanmaya katkı sağlamaktır. Bu çalışmada Türkiye Barolar Birliği’nin karşılaştırmalı anayasa değişikliği yayınından çok yararlandım. Teşekkür etmeliyim.

ANAYASA NE Kİ?
Hukukçular anayasayı çok detaylı ve hukuki ifadelerle tanımlar. Kısaca, devletin kuruluş ve işleyiş yapısını (rejimini, yönetim biçimini) ve vatandaşın temel hak ve özgürlüklerini ve devletle ilişkisini düzenleyen üstün nitelikli hukuk kuralları bütünüdür. (Üst kanun)

En basit ve en kolay tanımı ise  ‘toplumsal sözleşme veya toplum sözleşmesi’dir. Bu tanım,  J.J. Rousseau’ya aittir.

Bizde anayasacılık 1808 yılından başlayarak, ‘Sened-i İttifak’ (uzlaşma-anlaşma senedi), ‘Kanun-i Esasi’ (esas-ana kanun), ‘Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ (Esas-ana devlet-teşkilat kanunu) ve nihayet ‘Anayasa’ (Tüm yasaların anası-temeli) adlarını alır.

Ben Rousseau’nun ‘toplum sözleşmesi’ tanımını çok basit ve anlamlı bulurum. Devletle toplum arasındaki hukuki ilişkileri düzenleyen, ‘oyunun herkesçe kabul edilen kurallarının’ akla estikçe ve yaşadığımız süreçte olduğu gibi iktidar partisinin teklifi ve oylarıyla paldır küldür değiştirilmesi ‘mevzuata uygun’  olsa dahi, temel hukuk ilkelerine ve insan vicdanından karşılık bulan adalet anlayışına uygun mudur?

Belki de en doğrusu toplumun tamamını ilgilendiren en önemli sözleşmenin hazırlanmasında;  Siyaset kurumu, geniş toplum kesimleri, hukuk fakülteleri ve barolarca tartışılıp, en geniş mutabakat aranması olmalıydı.

 TÜRKİYE BURAYA NASIL GELDİ?
80 Milyon nüfuslu bir ülkede, 56 milyon seçmenle seçim yapıp, 47 milyon geçerli oyun 23 milyonunu alarak tek başına iktidara gelen bir partinin, aldığı tüm oyların desteğini, anayasayı yeniden yapmak konusunda, koruduğunu varsaysak dahi, 56-23=33 milyon seçmen, muhalefete oy vermiş veya sandığa gelmemiştir. İktidar partisine oy vermiş 23 milyon seçmene karşın, ona oy vermeyen 33 milyon seçmen de bu ülkenin yurttaşı değil midir? Bu nasıl toplum sözleşmesi olarak algılanabilir?

Haziran 2015 seçimlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, zamanın başbakanı ve genel başkanını yok sayarak tüm gücüyle parti lideri gibi, meydanlara çıkmış ve başkanlık sistemi açıkça için destek istemiş ve AKP parlamento çoğunluğunu yitirmişti.

Hatadan çabucak döndüler. Kasım 2015’te yapılan seçimlerde Cumhurbaşkanı geri durdu, Davutoğlu öne çıktı, başkanlık sistemi isteği gündeme getirilmedi ve AKP, Davutoğlu ile 23 milyon oy alarak tek başına iktidara kavuştu, kabustan kurtuldu. Lakin oy veren halka ‘başkanlık’ denmedi. Bu projeye yakın durmayan Davutoğlu, azledilip yerine Yıldırım getirildi.

Her nasıl olduysa, başkanlık deyince havayı tokatlayarak hırçın ve olumsuz sözler eden Devlet Bahçeli’nin muhteşem dönüşü ve desteği ile bu noktaya geldik.

REJİM DEĞİŞİKLİĞİ Mİ?
Değişikliğe karşı çıkanlar  ‘rejim değişikliği’ derken, savunucular ‘sistem değişikliği’ diyerek kelime oyunu yapıyorlar.  Devletin adı ‘Türkiye Cumhuriyeti’ ve Anayasa’nın ilk dört maddesi değişmiyor. Demek ki rejim değişikliği değil, demek aklımızla alay etmektir. “Beyaz yerine ak ” demek gibi bir şeydir.

Evet, adı başkan olmasa da (Devlet beyin özel ricası ile cumhurbaşkanı) bu metnin yasalaşıp yürürlüğe girmesi halinde, devleti tüm kurumlarıyla tek kişi yönetecek. Adına ne derseniz deyin.

Anayasa hukukçuları rejimleri demokratik, otoriter ve totaliter rejimler olarak tasnif eder. Devletin cumhuriyet, krallık, sultanlık olmasının pek önemi yoktur. İngiltere, Norveç, İsveç, İspanya gibi kraliyetler demokratik rejimlerin en önde gelen örnekleridir. Kuzey Kore bir halk cumhuriyetidir mesela, ama totaliter rejimin en çarpıcı örneklerindendir.

Rejimin niteliği, devletin yasama, yürütme ve yargı erklerinin karşılıklı olarak birbirinden bağımsız olma ve birbirini denetleyebilme düzeyine göre belirlenir. Yapılan ve yapılmak istenen değişiklikleri siz tartın.

Bana göre, 1982 Anayasasına kadar yürürlükteki Anayasal düzende kuvvetler ayrılığı iyi kötü uygulanmakta iken, 1982 sonrası Siyasal Partiler Kanunu ve Seçim Kanunlarının da sonucu olarak yürütme gücü, yasamayı kontrol altına aldı. Bunun çarpıcı sonuçlarını 15 yıldır yaşıyoruz. 2002 den bu yana tek başına iktidarda bulunan AKP liderinin ve üst yönetiminin onay vermediği hiçbir teklif TBMM’den geçmemiştir. Çünkü tüm milletvekillerinin kaderi lidere bağlıdır. Üstelik maddi ve sosyal imkanları sürekli arttırılan milletvekilliği o denli caziptir ki, muhalefet milletvekilleri dahi iktidara gelme iddiasından vazgeçip, mevcut pozisyonun nimetlerine kapılabilmektedir.

2010 yılında yapılan referandumla yapılan Anayasa değişikliğine kadar yargı, görece olarak gücünü korumaktaydı. O güne kadar, parlamentonun kimi düzenlemelerinin Anayasa Mahkemesinden, hükümetin birçok uygulamasının Danıştay’dan, kamu kurumları ve belediyelerin uygulamalarının idare mahkemelerinden dönmesi olağan bir durumdu. Bu durum iktidarı öyle rahatsız etti ki yıllarca, “bu ülkeyi atanmışlar ve jüristokrasi değil, seçilmişler yönetir” gibi söylemler tekrarlandı.

Sonrası malum, 2010 değişikliğiyle yargıyı kontrol altına alma projesi, Fetullahçılara teslim etmekle sonuçlandı. Sonuçları ağır oldu. Anayasa Mahkemesi, HSYK, Yargıtay, Danıştay özel yetkili ağır ceza mahkemeleri ve savcılıklarda yargı gücü, önce muhalif unsurlara sonra iktidar sahiplerine ve yakınlarına karşı kullanıldı. Adalet duygusunu yok eden nice haksız yargılama gördük.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra ilan edilen olağanüstü hal sayesinde, yargıda büyük bir tasfiyeye girişildi. Olağanüstü hal ilanı ve KHK’larla yargı tekrar hizaya getirildi. Bugün itibariyle yargının yürütme karşısında bağımsız olduğundan söz etmek mümkün değildir. Ancak olağanüstü hal dönemi ile sınırlı olan bu durumun daimi hale getirilmesi, özetle yargının yürütmeye bağımlılığının sürekli hale getirilmesi, sağlanmak isteniyor.

Özellikle vurgulamak gerekir ki Anayasa değişikliği teklifi kuvvetler ayrılığı açısından çok ciddi tehlikeler içermektedir. Kuvvetler ayrılığı sağlanamazsa, bağımsız ve tarafsız olması gereken yargı kuvveti yürütmeye ve dolayısıyla yasamaya bağımlı ve böylece taraflı hale gelir. Yargı önünde haklının değil güçlünün üstün gelmesi kaçınılmaz sonuç olacaktır.

Yapılmak istenen değişikliğin ‘rejim değişikliği’ olup olmadığını bu açıklamalara göre tartmak ve oyunun rengini belirlemek okurumuzun bileceği iştir. Yapılmak istenen değişikliğin halkoyuna sunulması asla bir seçim değildir. Sandıktan iktidar çıkmayacaktır.  AKP’ye oy verenlerin evet, CHP’ye oy verenlerin hayır oyu vermesi gibi koşullandırmalar doğru değildir. Konunun siyasal tercihle ilgisi olmadığını düşünerek ve ülkenin gelecekte nasıl bir yönetim şekli (veya rejimle) yönetilmesini istiyorsak ona göre yapılacak bir tercih olduğunu unutmamak gerek.

Yazının sonraki bölümlerinde mevcut metin ile teklif edilen değişiklik, Anayasa’daki madde sırasına göre yan yana yorumsuz verilmekte, değişiklik teklifi ile ilgili hukuki değerlendirmelerimiz ve kişisel yorumumuz her maddeden sonra açıklanmaktadır. TBMM’de 20 madde halinde kabul edilen teklif, 18 maddeyi temelinden değiştirirken, ilgisi nedeniyle çok sayıda maddeyi de değiştirmektedir. 19. madde bu düzenlemeyi yaparken, 20. madde geçici madde düzenlemesini, 21. madde de yürürlük tarihini düzenlemektedir.

“Cumhurbaşkanlığı” adı altında, parlamenter sistemden Dünya’daki hiçbir örneğe benzemeyen bir başkanlık sistemine geçişi içeren Anayasa değişikliği teklifinde en dikkat çeken bölümlerden biri de

Cumhurbaşkanı’nın partili olmasına ilişkin hükümlerin Anayasa değişiklik teklifi kabul edilir edilmez, yürürlüğe girecek olmasıdır. Bu durum geçici madde düzenlemesiyle sağlanmıştır.

Yine geçici maddeye göre, Kasım 2019’a kadar olan dönemde mevcut sistem devam edecek, Kasım 2019’daki cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin ardından, kabul edilen diğer tüm maddeler yürürlüğe girecektir. Örneğin, cumhurbaşkanının partisine üye olup genel başkanı olması hemen sağlanacak, ancak cezai sorumluluğu 2019 seçiminden sonra yürürlüğe girecektir.

Okurumuzun görüş ve karar oluşturmasına katkıda bulunmasını umarak….

(Yarından itibaren değişiklik öngörülen maddelerin karşılaştırmalı olarak incelemesine başlıyoruz)

 

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
 karakter kaldı