Turhan Ülkü Ankara’dan geldi, DENTAŞ’ı marka yaptı. - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

Turhan Ülkü Ankara’dan geldi, DENTAŞ’ı marka yaptı.

3 Kasım 2017 Cuma

Turhan Ülkü. Denizli onu Dentaş Oluklu Mukavva Sanayi ile tanıdı. Biz de Turhan Ülkü’yü daha yakından tanımak ve tanıtmak için kahve sohbeti köşemize taşıdık..

Karşılıklı keyifli bir şekilde kahvemizi yudumladık, daha da keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Uzun yıllar sonra ilk röportajını verdi, tanıklık ettiği bir dönemi en ince detaylarıyla anlattı. 84 yıllık yaşam öyküsünü elbette birkaç saate sığdırmak, birkaç satırla özetlemek mümkün değil. Ama biz yine de genel hatlarıyla Turhan Ülkü ve bıraktığı izleri harmanlamaya çalıştık.

Çok hareketli, çok çalışmayla geçen, bir o kadar keyifli geçen iş yaşamını tüm ayrıntılarıyla anlatmaya çalıştı Turhan Ülkü. İnşaat mühendisliği ile başladığı iş yaşamı onu birbirinden çok farklı alanlara yönlendirmiş. İnşaat mühendisiyken ve çok önemli projelere imza atarken bir anda kendini yeniden memleketi Denizli’de, Dentaş’ın başında bulmuş. Yatırımı tamam, ancak faaliyete geçme potansiyelini bir türlü tamamlayamayan Dentaş’ı alıp 25 yılda dev haline getirmiş. Vergi rekortmenlikleri elde etmiş, ortaklarına pay dağıtma potansiyeline erişen bir yapıyı kazandırmış. Bu süreçte bir de Sofidel macerasına atılmış, onu da ayağa kaldırmış.

Uzun yıllar sanayici olarak hizmet verdikten ve belirli bir süreci tamamladıktan sonra emekliye ayrılan Turhan Ülkü, sandığınız gibi köşesine çekilmemiş. Bu kez de tarıma, entegre meyve üretimine yönelmiş ve kısa sürede bunda da ciddi başarılar elde etmiş.

İşte size keyifle okuyacağınızı umduğumuz bir sohbet. Bilinen ve bilinmeyen yönleriyle Denizli iş yaşamına yön veren isimlerden biri olan Turhan Ülkü.

Denizli’nin önde gelen isimlerinden birisiniz. Yıllardır bu kente önemli hizmetler verdiniz. Turhan Ülkü kimdir? Bize kendinizi tanıtır mısınız?
Ben Turhan Ülkü. 1933 yılında Denizli’de doğdum. İlk ve orta tahsilimi Denizli’de yaptım, ardından İzmir Atatürk Lisesi’ne geçtim. İzmir Atatürk Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’ni kazandım. 5 yıllık eğitimin ardından inşaat mühendisi olarak mezun oldum.

İş yaşamıma devlet dairelerinde başladım. İlk çalıştığım yer Karayolları, Devlet Su işleri, TMO’nun inşaatları oldu. Ankara’da Hacettepe Üniversitesi’nin inşaatlarında çalıştım. Ankara’da yapılan TMO’nun genel müdürlük binasında inşaat mühendisi olarak görev yaptım.

Daha sonra Denizli’den sürpriz bir teklif aldım. Güzel bir yatırım olmasına rağmen bir türlü faaliyete geçirilemeyen Dentaş ile çalışmamı istediler. Önce çok sıcak bakmasam da beni ikna etmeyi başardılar ve Denizli’ye geldim. 1975 yılından itibaren ciddi, başarılarla dolu bir süreç geçirdik ve Dentaş’ı dev haline getirdik. Selüloz iş sektöründe, mukavva ve kağıt sanayi alanında ciddi yatırımlar yapmışız. Bunun bir kolu olan temizlik kağıtlarına da girmeye karar verdik. Teknik olarak bildiğimiz bir işti, OSB’de yerimiz de vardı ve temizlik kağıdı fabrikası kurduk. Oğlum Murat da yetişmişti, ODTÜ’den mezun bir makine mühendisiydi. O da bu süreçte etkili rol oynadı, halen Sofidel’deki görevine devam ediyor.

2000 yılına kadar Dentaş sürecim devam etti. Bu tarihte yöneticilikten ayrıldım, bağlı bulunduğu Abalıoğlu Holding Yönetim Kurulu’na geçtim. Orada da 3 yıl kadar görev yaptım. Bir hayli yorulmuştum, emekliye ayrıldım. Bu saatten itibaren kendimize yeni bir yol çizmemiz gerekiyordu. Sanayinin önemli isimlerinin bile ciddi zorluklar çektikleri süreçte bizim bu alanda, hem de yeterli olmayan bir sermayeyle yeni bir maceraya atılmamız çok mantıklı değildi. Memleketin en çok ihtiyacı olan ve geri kalan bir sektör vardı, o da tarım. Arayışlarımız bizi meyveciliğe yönlendirdi. Modern bir işletme kurmak, meyve yetiştirip satmak için yola çıktık. Bu alandaki çalışmalarımızı da başarılı bir şekilde devam ettiriyoruz.

“YATIRIMINI TAMAMLAYAN DENTAŞ’I HAREKETE GEÇİRDİK”
Dentaş’a geliş sürecinizi anlatır mısınız? Teklif nasıl geldi, nasıl ikna oldunuz?
Dentaş Oluklu Mukavva Sanayi  bir türlü faaliyete geçirilememiş. Ortaklardan bir çoğu ayrılmış. O dönemde halka açık, çok ortaklı bir çok şirket kurulmuş. Avrupa’da çalışanlar Denizli’ye döndüklerinde, orada gördüklerinden yola çıkarak, “Biz burada neden yapamayalım” ana fikri etrafında birleşmiş, Türkiye’de başlayan teşvikler ile 5 yıllık kalkınma hamleleriyle bu çaba ortaya konmaya başlanmıştı. Bir potansiyel vardı ve çok ortaklı anonim şirketler doğmaya başladı.

Fakat bu şirketlerin çok ortaklı olması, ellerini taşın altına koymamaları ve yönetim eksiklikleri ortaya çıkmaya başlamış. Becerikli yönetimler olmadığı için şirketler zarar gördü, kesintiye uğradı. Bazı firmalar bu süreçten sıyrılmayı başardı. Bunlardan biri de Dentaş’tır. Çok ortaklı işçi şirketiyken, ortaklardan birçoğu ayrılınca sermaye eksikliği ortaya çıkmış. Ayrılmak isteyenlerin yoğunlaşması nedeniyle harekete geçen yönetim, Dentaş’ı o dönemlerin etkili isimlerinden Cafer Sadık Abalıoğlu’na teklif etmiş. Abalıoğlu bunu kabul edip, ortaklardan biri olmuş, devretmek isteyenlerin de hisselerini aldığı için en büyük ortak haline gelmiş.

Dentaş’ı realize edecek, harekete geçirecek biri gerekiyordu. O zaman en büyük ortaklardan biri olan Musa Kazım Manasır, beni tavsiye etmiş. Grupta da benim için gelen teklif kabul edilmiş. Cafer Sadık Abalıoğlu bu teklifi birkaç kez telefonla bana iletti. Ancak, ben Hacettepe Üniversitesi inşaatlarında görev yapıyordum, pek de önem vermedim. Sonuçta bir muallaktı, o güne kadar çok ortaklı şirketlerin akıbeti iç açıcı değildi. Sonra Cafer Sadık Abalıoğlu Ankara’ya geldi. Uzun uzun görüştük ve ikna oldum, Denizli’ye geldim. Yönetim kurulu üyeleriyle tanıştık, Raşit Özkardeş, Münir Kuyumcuoğlu, Kazım Manasır, Yüksel Kaşıkcçıoğlu benden işi kabul etmemi istediler, sürecimiz de başladı.

“PARAYLA HERKES YÖNETİR, PARAYI DA SEN BULACAKSIN” DEDİLER
1975 yılı Haziran ayında işe başladık, ancak çok işimiz vardı. Bunların en önemlisi de bir ay kalan teşvik belgesinin iptal olma tehlikesiydi. Önce, teşvik belgesinin süresini uzattık, tehlikeyi ortadan kaldırdık. Para bulunması gerekiyordu. Çok önemli bir anekdotum var onu paylaşmak isterim. Yönetime bu süreçte “Kaç paramız var?” diye sordum, aldığım cevap oldukça ilginçti. “Para mı?” diye sordular ve “Hazır parayla herkes iş yapar. Parayı da sen bulacaksın” dediler. Ben para bulmaya da koştum. Bankalarla görüşmeler yaptık, 53 milyon liralık güzel bir teklif çıktı, güzel bir çalışmayla, önemli bir ekip kurduk. Dentaş, 2000 yılına kadar çok güzel bir süreç geçirdi. 2000 yılında ben genel müdürlükten ayrıldım.

“BENDEN SONRA DENTAŞ İYİ YÖNETİLEMEDİ”
Dentaş sizden sonra nasıl bir yol izledi? El değiştirme süreci nasıl oldu?
Amiral gemisi olan oluklu mukavva şirketi Dentaş’ın el değiştirmesi ben ayrıldıktan yaklaşık 7 yıl sonra gerçekleşti. Benden sonra çeşitli yönetim ekipleri iş başına geldi, profesyonel kişilerdi. Bu süreçte 4-5 genel müdür değişikliği yaşandı. Yönetimde bir zafiyet yaşanmış olacak ki, şirket eski performansını gösteremez hale geldi. Hatırlarsınız, Dentaş ciddi faaliyetleri olan, sürekli vergi rekortmenliği kazanan, ortaklarına kar payı dağıtan, iyi bir gelir kaynağı olan şirketti. Daha sonra kar olmadı, ortaklara da pay dağıtılamadı. Böyle bir sürecin içine girilmesiyle de satışına karar verildi.

“DENTAŞ KAĞIT ENTEGRE TESİS KURAMAYINCA BAŞARI GELMEDİ”
Dentaş’taki faaliyetiniz devam ederken Dentaş Kağıt süreciniz başladı. Nasıl karar verildi? Nasıl bir yol izlendi?
Dentaş Kağıt, başlangıçta bir konfeksiyon formundaydı. Hammaddeden alıp, çeşitli aşamalardan geçirdikten sonra ürün haline getirmiyordu. Yalnızca aldığı hazır kağıdı kesip, biçip, paketliyordu. Tam bir entegrasyona sahip değildi. Pazar çok haşin ve kırıcıydı, bu nedenle de 5-6 yıl çok uğraşmamıza rağmen bir türlü kara geçemedik. Entegrasyonu sağlayacak bir yatırım yapmamız gerekiyordu. Holdingin diğer faaliyet alanları nedeniyle buraya yatırım yapma imkanı doğmadı. Entegrasyonu ve dolayısıyla da karlılığı sağlayacak bir yatırım hayata geçirilemeyince, bu işin gelişmeyeceğini gördük ve şirketi satışa çıkardık. Önce yurt içindeki firmalara duyurduk. Onlardan bir ses çıkmayınca da uluslararası pazara yöneldik. Bir İtalyan firması en iyi teklifi verdi ve Dentaş Kağıt’ı İtalyanlara sattık. Satış işleminin ardından İtalyanlar Sofidel adıyla faaliyetlerine başladı ve halen devam ettiriyor.

“ENTEGRE TARIMDA CİDDİ BİR AÇIK VARDI”
Sanayide uzun yıllar çalıştıktan sonra tarıma yöneldiniz. Ülkü Meyveciliğin sürecini anlatır mısınız?
Meyvecilikte karar kıldıktan, modern bir işletme kurmaya karar verdikten sonra ciddi bir çalışma içine girdik. Başladıktan itibaren 5-6 yıllık bir süreçte 2200 dekarlık alanda 250 bin fidana ulaştık. Böylece meyve üretim potansiyeli ortaya çıktı. Bunları regüle edecek, pazara hazırlayacak sistem gerekiyordu, soğuk hava deposu yaptık. Bunun yanına bir modern bir paketleme ünitesi koyduk, entegre üretim ve pazarlama şirketi haline geldik. Gün geçtikçe üretim kapasitemiz ve pazar payımız artıyor.

Denizli’nin iki amiral gemisi olan sanayinin önemli kuruluşlarından sonra neden meyvecilik? Amacınız hem iş yaşamında yerimi alayım, hem de sanayideki gibi tempolu bir sürecin içinde olmayayım mı? Yoksa gerçekten bu alanda bir açık gördüğünüz için mi?
İkinci durum geçerli. Sanayide gösteriş önemsense de asıl önemli olan işin kendisidir. Eğer başaramıyorsanız, kar edemiyorsanız fabrikayı satarsınız. Bu işin formülü budur. Direnmek, namus meselesi haline getirmek yanlış bir yaklaşımdır. Bu durum herkes için geçerli olmalı. Bir insan başarılı olamıyorsa, ısrar etmenin ne anlamı var. İnsan başardığı, sonuçlandırdığı işi yapmalı.

Sanayi öyle bir hale gelmişti ki, 40 yıllık tesisler bile ayakta duramıyordu. Bunların arasına girip herhangi bir başarı elde etmenin mümkün olmadığını gördüm. Sanayide kapasite çok önemli, 5-10 üretim ile sanayici olamazsınız, milyonlar üretmeniz gerekiyor. Bizim bu gruba girmemiz mümkün değildi. Hem gücümüz yoktu, hem de zaman uygun değildi.

Bizim geleceğimizin tarımda olduğun gördük. Modern üretim yeni yeni sektöre girmeye başlamıştı. Bize de heves verdi. Bilimsel olarak üretim yapabilirsek, pazarda iyi pay sahibi olabileceğimizi düşündük ve başladık.

İnsanoğlu merak ettiği, öğrendiği ve eğitildiği takdirde yapamayacağı iş yok. Ben böyleyim, yalnızca bunu yaparım deyip başka konularla ilgilenmemek doğru değil. Bilgi birikimine, insan zekasına uygun değil. Kendimden örnek veriyim. Ben inşaat mühendisiyim. Hacettepe Üniversitesi’nin işlerini yaparken öyle teklifler ortaya atıyordum ki, beni mimar sanıyorlardı. Denizli’ye geldim, şirketin tüm makinelerini İnşaat Mühendisi Turan Hacetay ile birlikte seçtik. Orada da bütün grup beni makine mühendisi sanıyordu. Sanayide makine esastı ve öğrenmem gerekiyordu. Bunun yanında ben yönetici olacaktım ve muhasebeyi de öğrenmem gerekiyordu. Sonuçta sadece üretimi değil, finans yönetimini de bilmem gerekiyordu. Özellikle yöneticilerin çok yönlü olması başarıyı da beraberinde getiriyor.

“ÜRETİM ALANIMIZIN YOĞUNLUĞU KIZILCABÖLÜK’TE”
Tarımda üretim potansiyeliniz nedir? Hangi bölgelerde üretim yapıyorsunuz?
Yoğunluk Kızılcabölük’te. Gölhisar’da ceviz bahçelerimiz var. 1900 dekarı Kızılcabölük’te, Ebecik, Altınova ve Sofular bölgelerinde. Soğuk hava ve paketleme tesislerimizi de ana üretim merkezimiz olan Kızılcabölük’te kurduk.

Üretim ve satış potansiyeliniz ne?
İlk yıllarda 500-600 ton seviyesinde başladık. Şimdilerde üretim potansiyelimiz 1600-1700 ton seviyesinde evriliyor. Önümüzdeki dönemlerde daha da artacak. Çünkü tüm fidanları aynı anda dikmedik. 5-6 yılda bu kapasiteye eriştik ve verime gelmeyen ağaçlarımız var. Bir ağaç toprakla buluştuktan sonra 5 yıl içinde ürün verir hale geliyor. Dolayısıyla ilk birkaç bölge verime yattı, diğerlerini bekliyoruz. Tam kapasite üretim seviyesine ulaştığımızda 3500-4000 ton meyve toplama kapasitesine erişeceğiz. Ürün çeşitliliğimiz elma, armut, kayısı, şeftali, nektarin, nar, erik ve ceviz üzerine kurulu.

“TARIM TABİATIN TAM DA KENDİSİ”
Tarım doğa koşullarıyla doğrudan ilintili. Ağır kış koşullarına karşı riskleri ortadan kaldıracak önlemler alıyor musunuz?
En önemli konu bu. Tarım tabiatın kendisi demek. İklim koşulları istenilenin çok dışına çıkıyor. Bunlardan en tehlikelisi don. Rüzgar ve sağanak ile dolu da etkili doğa olayları. Değişik önlemler var. 3 ziraat mühendisi ile çalışıyoruz ve nasıl tedbir alırız diye düşünüyoruz.

Ağaçlara file geçirmek sağanak ve doludan koruyabiliyor. Ancak, dona karşı tek önlem ısıyı koruyabilmek. Babadan, dededen kalma tedbirler var. Don olduğu gecelerde saman ve lastik yaktık, ancak çok verimli olmadı.

Bazı firmalar bu konularda çözüm üretmeye çalışmışlar. Bir firma, pervanelerde yukarıdaki havayı çekip, meyvelerin üzerine vererek, sıcak-soğuk dengesini kurabilirim savıyla hareket etmiş. 3 tane aldık ve kurduk. Yukarıda gerçekten 5-6 derece hava var. Bu aşağı çekildiğinde, don çözülebiliyor. Ama bizim bölgemizde öyle bir rüzgar var ki, havayı ters yüz ediyor. Bu nedenle de çözüm olmuyor. Rüzgar geldiğinde yukarıda da sıcak hava kalmıyor. Dolayısıyla da bizim pervaneler iş görmedi.

Bir Alman firması propan tüpleri yakıp, ağaçların arasına püskürtme tekniği geliştirmiş. Bu kış yeni yöntemi deneyeceğiz. Çare olur mu? Gerçekten bilmiyoruz. Sera yöntemi bu tehlikeleri ortadan kaldırır ancak çok büyük maliyeti var. Hem kurulması, hem de sıcaklığı koruyacak kaynak çok ciddi maliyetler getiriyor. Jeotermal enerjiyi ucuza kullanırsanız belki çözüm olarak değerlendirilebilir. Gaz ve akaryakıt ile ısıtmayı sağlamaya çalışırsanız, özellikle geniş meyve bahçelerinde mümkün değil. Ürettiğiniz maliyetleri karşılamaz.

“PAZARLAMA POLİTİKAMIZI SÜREKLİ GELİŞTİRİYORUZ”
Pazarlama politikanız nedir? Hangi mecraları kullanıyorsunuz?
Satış ve pazarlamada rutin kanalları deniyoruz. İç piyasaya ürün veriyoruz. Bahçelerimiz çok genç olduğu için dış piyasaya yönelmek için henüz erken. Aracılara veriyoruz. İhracat ile ilgili doğrudan bir girişimimiz henüz yok. Bir de dış piyasa siyasetle de doğrudan etkili. İlerideki hedefimiz elbette dış piyasaya açılmak, ancak bizim için erken.

Kullandığımız mecra haller. Hallerdeki çalışma yöntemlerini de açıkçası çok uygun bulmuyorum. Çünkü ben olmadan benim ürünümü satıyorlar ve ben satışı denetleyemiyorum. En büyük Bayrampaşa Hali var. Gittim, haldeki işyeri sahipleriyle görüştüm. Kamyonu göndereyim satışa refakat edelim dedim, kabul etmediler. Gönderdiğim malın bir kısmı 2 liradan, bir kısmı 1.5, kalanları da 1 liradan satılıyor. Bu yöntem de benim hoşuma gitmiyor. Bu noktada kendimce bir araştırma yaptım. Herkesin şikayetinin ortak noktası da bu. Bahçeden çıkanla tüketiciye ulaşan arasında ciddi fiyat farkı var. Çok büyük bir pay aracılara gidiyor. Bunu aşıp, direk müşteriye ulaşmak için pazaryerlerinde faaliyet göstermek gerekiyor. Pazaryerlerinde bayim olsun diye bir çalışma yaptım. Denizli’de 40 pazar kuruluyor. Her gün ortalama 6 pazar var ve bunların 4’üne gitsem ve 4’er bayi belirlesem 16 noktam olacak. Tek seferde bir kamyon malı boşaltabilirim. Dünyada ilk defa bu alanda françayzing yapılacak. Pazarcıya fiyat aralığı verilecek, gözetmenler çalışacak. Böyle bir sistemi düşünüyorum. Zor bir yol ve alışılmadığı için pazarcılar şu anda pek anlamadı. Ancak, bu yöntemle meyveler üreticiden tek aracıyla tüketiciye gidecek. Hem üretici kazanabilecek, hem de pazarcı. En büyük kazancı da tüketici elde edecek. Ancak, bunun için biraz zaman var. Aslında bunu hükümete teklif etmek gerekiyor. Enflasyonu körükleyen sebze ve meyve diyorlar. Böylelikle enflasyonu da düşürürler.

“SANAYİ İÇİN TARIM TERK EDİLMEZ, EDİLMEMELİ”
Hükümetlerin tarım politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biz sanayiye çok önem verdik. Çok geç kalmıştık ve doğru bir yol aldık. Sanayileşmeyen bir toplum ayakta kalamaz. Ancak bu, toprağı ve tarımı terk etmek anlamına gelmemeliydi, biz bunu yaptık. Yıllar önce toprak ağalarını yıkamadık, arazileri köylüye dağıtamadık. O günden bu yana da bir değişim yaşanmadı, köylü ve çiftçi yalnız bırakıldı. Yapılan yanlışlar buğday, saman ve et ithali olarak geri döndü. Yılların ihmalini artık telafi etmeliyiz. Bir toplum sanayi ile birlikte tarımda da başarılı olursa refaha erebilir. Eski bir sanayici olarak şunu da söylemem gerekiyor. Herkesin yaptığı işi yapmayacaksın. Ar-Ge gerekiyor, ileri teknoloji ürünleri gerekiyor. Bir kamyon mal gönderip, aynı bedelle bir kibrit kutusu büyüklüğünde teknoloji ürünü almamalıyız.

Tarımdan vazgeçmenin başka bir siyasi nedeni olabilir mi?
Dünya ticareti çok büyük bir güç tarafından organize ediliyor. Bugün dünyadaki bütün doktrinler aslında ekonomik bazlı sistemler üzerine kurulmuştur. Liberalizm, kapitalizm, globalizm bir siyasi yapı gibi gözükse de altında ekonomik etmenler var. Böyle bir yapının içine girmeyen ülkeler de ayakta kalamıyor. Çin bile girdi. Sistemin dışına itilecek kadar ters davranmadılar, ancak menfaatlerini her şeyin üstünde tuttular. Ayrı kalmak mümkün değil elbet ama ezilmemek gerekiyor. Bu dengeleri korumalıyız.

“TÜRKİYE TARIM İÇİN BİÇİLMİŞ KAFTAN”
Son dönemlerde tarıma yönelen iş adamları, sanayiciler bir hayli fazla. Bu yönelmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’nin bu alanda büyük bir şansı var. Bu da jeotermal enerji. Denizli gibi birçok yerde var. Seraların en büyük girdisi enerjidir. Uygun şartlarda bulursanız ve tabiat da çok sert değilse seralar biçilmiş kaftan. Sera yatırımı pahalı bir iş ve bu sermaye de sanayicide var. Bu tamamen sermaye kaymasının doğal bir sonucu. Bazı unsurlar var ki, Türkiye’de bunun yapılması çok daha kolay. Jeotermal enerji var, sert bir iklime sahip değiliz ve bol ürün çeşitliliğimiz var. Tarım bu ülkenin geleceği olacak. Hayvancılık buna çok benzemiyor. Doğuda, iklimin sert olduğu, otların fazla ve uzun süre ayakta kaldığı alanlar geniş. Akdeniz ve Ege bölgelerinde meralar hayvan besleyecek durumda değil. 2-3 ay içinde yetişiyor ve kuruyor. Hayvanların beslenmesi de tamamen taşıma ile oluyor. Maliyetleri artan et de pazarda müşteri bulamıyor. Ya meraları teknik bir şekilde ıslah edip, en az 5-6 ay koruyabilmeli, depolaması sağlanmalı. Hayvancılık ancak böyle kurtarılır. Ucuz et ithal edersek bu sektörü kurtaramazsınız.

“ÇOK ORTAKLI ŞİRKETLER ACEMİLİKTEN BATTI”
Yeniden sanayiye dönecek olursak, çok ortaklı firmalarımız vardı. Dentaş şanslılarındandı, ayakta kaldı. Bu süreç neden başarılı olmadı?
Önce şunu iyi değerlendirmek lazım. Sanayiyle yeni tanışıyorduk daha, yani acemiydik. Evet, coşku vardı. Ben artık üretiyorum, satıyorum, döviz getiriyorum diyen insanları görmek lazımdı. Bu itici kuvvetle sanayiye giriş yaptık. Ancak, zaten işin yapısında yönetim büyük önem taşıyordu. Yeni başlayan bir süreçte bunu kabul etmek de zor oldu. İnsanlar kendi paralarını ve inisiyatiflerini başkasına yönettirmeyi kabul edemediler. Kendi parasını bile yönetemeyenler başkalarının parasını yönetmeye kalktı, sonuçta bu noktaya gelindi. Tek bir nedeni vardı, o da acemilik.

Eğer bu yapı devam etseydi Denizli’nin ekonomik gücü ne olurdu?
Tabii ki çok farklı olurdu. Küçük ortak da bir gelir sahibi olacaktı. Bir yerde çalışıyor, bir başka yerden de yılsonunda kar payı geliyor. Bir işletmesinin olması da insana itici güç verirdi, olmadı. Çok önemli değerler yok olup gitti.

“AR-GE HEP İHMAL EDİLDİ, DEĞERİ YÜKSEK ÜRÜNLERE YÖNELİNMEDİ”
Denizli’nin sanayileşme sürecinin başlattığı dönemde işin tam ortasındaydınız. Dünden bugüne Denizli sanayisini nasıl görüyorsunuz?
İlk günler Denizlililerin “ben de yaparım” diyerek ortaya çıkması, ihracat yapması çok büyük bir başarıydı. Ne var ki yapılan iş teknik ve teknolojik değildi. Havlu bornoz üzerinde yoğunlaşıldı. Yenilikler yapmak, değişikliğe yönelmek, çağ atlamak gerekiyordu. Kimsenin yapmadığını yapmak gerekiyordu, Ar-Ge gerekiyordu, inovasyon olmalıydı. Herkesin yaptığı işle ancak karnını doyurursun. Biz yeterince organize de olamadık. Üretim evet iyiydi de pazarlama ayağını beceremedik. Tek güç, tek ses olamadığımız için de pazarda bizi yediler. İyi üreteceksin, ama daha da önemlisi iyi satacaksın.

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
 karakter kaldı
 

İletişim

Tel : 444 1974 http://www.aquacitydenizli.com.tr/ Sinpaş AquaCity Denizli Tanıtım Ofisi İzmir Asfaltı Üzeri 5. km Adnan Menderes Bulvarı No: 185 (Eski EGS Park) Denizli