Yasin Tokat şarapçılığı anlattı: En büyük engel devlet - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

Yasin Tokat şarapçılığı anlattı: En büyük engel devlet

8 Aralık 2017 Cuma

Yasin Tokat. Bu isim çok uzun yıllardır Güney’le, Denizli’yle birlikte anılıyor. Denizli’nin şirin ilçelerinden Güney’in en tanınmış isimlerinden biri Yasin Tokat. Sahip olduğu Pamukkale Şarapları ile sektörün bir numaralı isimlerinden.

İş Dünyası İle Kahve Sohbetleri’ne konuk ederken elbette sektördeki başarıları önemliydi bizim için. Ama asıl önemli olan onun kimliği, kişiliği, geçmişi, sektöre kazandırdıklarıydı.

1896 doğumlu bir baba ile 1900 doğumlu bir annenin evladı olan Yasin Tokat, kötü günleri en sıcak yaşayanlardan, Kurtuluş mücadelesi içinde olan isimlerden o günleri canlı dinleyenlerden.

Vatan ve Atatürk sevgisi de bundan. 3. şahısların anlattıklarıyla değil, kulaklarıyla duyduklarıyla bağlı bu vatana. Vatana bağlılığın ürütmekle, kazandırmakla mümkün olduğunu da bilenlerden.

Yasin Tokat sohbet ederken, zaman zaman röportaj yaptığımızı bile unuttuk. O günleri birlikte yaşadık, Türkiye’nin kurtuluş serüvenine tanıklık ettik, Güney’in şaraplık üzümün başkenti olmasına katlarına şahit olduk.

Biz bu sohbetten büyük keyif aldık, umarız aynı keyfi siz de okurken yaşarsınız.

Yasin Tokat kimdir? Sizi tanıyabilir miyiz?
Biz Güney’in Koparan köyündeniz. Ailemiz, çiftçilik ve hayvancılıkla, özellikle de hayvancılıkla uğraşıyor. Ben yedi kardeşin en küçüğüyüm. 1948 doğumluyum ama en büyük ağabeyimiz 1926 doğumluydu. Ben Cumhuriyet’in kuruluşunu gören, işgalini yaşayan, Osmanlı’nın son zamanlarını yaşayan bir anne babanın çocuğuyum. Benim gibi insan Türkiye’de azdır. Çünkü babam 1896 doğumlu. Annem 1900 doğumlu. Ben Yunan İşgali’ni canlı canlı yaşayan insanların çocuğuyum. O yüzden Atatürk’ü çok severim. Benim babam tahsilini yapmış bir mollaydı. Zamanın ortaokul mezunu bir insandı. Hatta askerlikte Yemen’e gidiyormuş, son anda İzmir Alsancak Garı’nda birlikle tren beklerken komutan gelmiş, “Okuma yazması olan var mı” diye sormuş. Babam “benim var” demiş, Tüm arkadaşları Yemen’e gitmiş, tabi gidenlerin çoğu dönmedi, babam da yazıcı olarak kalmış. Dedem rahmetli Hacı İbrahim, kalabalık koyunları olan varlıklı bir Yörük’müş. Devlete lazımdır diye Sarayköy’e memur olarak gelmiş. Kuvayı Milliye’ye katılmış ama sonra birileri bunları ihbar etmiş, işkence etmişler. Kolundaki izini hatırlarım. Atina’ya göndereceklermiş ama dedem araya girmiş, altınlarla falan kurtarmış. Yani bu işi canlı dinleyen nadir insanlardan biriyim. Hatta bankada orda burada soruyorlar bazen annenizin kızlık soyadı diye ama benim annemin kızlık soyadı diye bir şeyi yok ki. 1924’de babamla evlenince soy ismi alıyor. Ben de dayımın soyadını söylüyorum ne yapayım.

“İKİ AYYAŞ DİYORLAR, KIYMETLERİNİ BİLMİYORLAR”
Kurtuluş günlerine hakimsiniz yani?
Bu Cumhuriyet’in nasıl kurulduğunu, İstiklal Savaşı’nın nasıl kazanıldığını birebir yaşayan insanlardan birebir dinlemiş insanım. Bunlar çok önemli şeyler. Babam okumuş bir mollaydı ama Atatürk’e, İnönü’ye asla toz kondurmazlardı. Civar köylerde bilgili din adamları vardı. Emin Hoca, Salih Hoca, zaman zaman babamın yanına gelirlerdi. Bende küçük çocuğum, onların muhabbetlerini dinlerdim yanlarında. Hepsi Atatürkçüydü. İnönü’ye toz kondurmazlardı çünkü onlar bu mücadeleyi yaşayan insanlar. Şimdi ne yazık ki iki ayyaş olarak anılan insanların ne kadar değerli olduğunu kimse bilmiyor. Atatürk öldüğünde bütün köy kent hüngür hüngür ağlamışlar. Atatürk öldü diye Yunanlar duyarsa burayı tekrar işgal ederler diye ağlamışlar. Bunu ben insanlardan duydum.

“BİZİM KÖKENİMİZ YÖRÜK”
Bizim kökenimiz Yörük. Keçiler, koyunlar derken hayvancılıkla uğraşmışız. Bugün de öyledir, keçinin koyunun çok olduğu yerde yoksulluk yoktur. Etinden sütünden her şeyinden faydalanılır. Hayvan hep değerlidir. Annemle babam 1924’te evlenmiş. Vefat eden ağabeyim ticareti çok seven, zeki, kendini bilen bir insandı. 1950’de asker dönüşü, babam ağabeyime bir kamyon vermiş, buraya gelmiş, nakliyecilikle uğraşmaya başlamış. Arkasından diğer biraderler geliyor. Güney bağ bölgesi olunca, insanı hep pekmezle geçinmiş, kuru üzüm yapmış. O dönemlerde atılgan 10 tüccar birleşiyor ve bir şaraphane yapıyor. Daha önce de Hüseyin Şirin de ilk şaraphaneyi yapıyor.

Güney’de ilk şaraphane deneme amaçlı mı kuruluyor?
Hayır, burada öyle bir şey yok. Tekelin kuruluşunun amacı o, örnek şaraphaneler yapılsın, insanlara öğretilsin. Öyle bir şey olmamış ama burada. 10 kişi şaraphane kuruyor, hala yıkık vaziyette, Şelale yolunun çıkışında. Bunlar 3- 5 sene İzmir’den bir usta getirip şarap yapıyorlar. 150-200 tonluk. Bunu İstanbul’a götürüp satmaya başlıyorlar. Kooperatifleşip büyüyeceklerine, geçinemiyorlar ve ayrılıyorlar. Geri kalan beş kişi burada küçük küçük şaraphaneler yapıyorlar. Bir tanesi de Fevzi Ağabeyim işte.

1950’lerde burada şaraphane vardı yani.
1960 yıllarına denk geliyor aslında. Bu beş kişi şaraphanelere başlıyor, 1962-63’de temelini atmışlar. O zamanlar ortaokuldaydım. Lise yıllarımda ufak bir yönetime başladılar. Fıçıyla İstanbul’a götürüp sattılar. O yıllar da İstanbul’da Rumlar, Ermeniler Anadolu’dan toptan şarap alıp, kendileri filtre edip satarlardı. Ama zaman içinde bunlar işi bırakıp Türkiye’yi terk ettiler. Ben de Denizli Lisesi’nin 1966 mezunlarındanım. İşe merakım vardı, ama eğitimini de almak istiyordum. Ziraat Fakültesi’ne girdim ben de. Gıda bölümü okudum. 1972’de bitirip geldik sonra iş yaşamına atıldı.

O dönemde üretim ve satış nasıldı?
Sofra şarabı, zeybek üretiyorduk. Toplama şişeleriyle gelir, 3- 5 gün kadınlar ellerinde yıkar, 2 günde şişeye doldurur, etiketleriz. Yükleriz kamyona, Aydın, Eşme, Uşak, Denizli’nin ilçelerinde satılırdı.

Pamukkale’de satış yeriniz var mıydı?
Yok, ama festivaller olurdu Pamukkale’de, o zaman standımız olurdu, satardık. Ama gerçek manada piyasaya yayılmamız zaman içinde oldu. Elde imkan olmasa da işin tekniğini, teknolojisini bilmek, eldeki imkanlara göre ondan faydalanmak bize katkı sağladı. Burada tüm küçük şaraphaneler kapandı, biz kaldık, gelişimize devam ettik ama tabi çok yoğun bir çalışma oldu.

Şaraphaneler hangi yıllarda kapandı?
1970’li yıllarda. 75’i gören oldu mu bilmiyorum. Sermaye yok, teknoloji yok, şarapları doğru dürüst yapamadılar, fermantasyonu bitiremediler. Bu nedenle de kapanmak zorunda kaldılar.

Sizin şansınız eğitimini almış olmak mıydı?
Evet. Ziraat Fakültesi büyük katkı sağladı. Zor yıllardı tabi, alet edevat yok, bu sektöre ait bir şey yok, birçok ürünün ithali yasak, ithalat yapacak sermaye yok. Biz ilk dolum sistemini 1982’de getirdik İtalya’dan. Saatte 1500 şişe etiketleyip dolduran bir sistemdi. Daha sonra mantar kısmını modernize ederek, saatte 5000 şişe doldurup etiketleyen, kolileyen, bantlayan bir sistem kazandık. Bugün İtalya’ya da gitseniz aynı makineyi görürsünüz.

İtalya’ya gittik fuarlara katıldık. Zaman zaman Fransa’ya gittik, oradaki şişeleri gördük. 1989’da Almanya’ya ihracata başladık. Hem üzüm çeşidi olarak teknoloji olarak eksikliğimizi gördük. Ona göre bağcılığı geliştirdik. Ona göre yeni makinelerimizi aldık. Bir sene boğma çalkalama makinesini aldık, bir sene dolumunu aldık. Etiketlemesini değiştirdik. Bugün yine test var.

Güney’de bağcılığın gelişmesinde de önemli çabalarınız oldu. Bu çalışmaları anlatır mısınız?
1989-90’da Avrupa’ya şarap satmaya başladık. Gördük ki bizim yerel üzümlerimizle Avrupa’da yarışmak mümkün değil. Oradaki üzüm çeşitleri şaraba göre ıslah edilmiş, yetişmiş. Fransa’daki bağlarda dünyanın bütün her bölgesinde yetişen dünyaca tanınmış üzüm çeşitleri gayet güzel. Avrupa’nın damak tadı kalite bu üzüm çeşitleri. Türkiye’de ne yazık ki yok. Bizim yıllarca çalıştığımız en iyi üzüm Çalkarası o kadar. Avrupa ile yarışacak bir şarap üretmek mümkün değil. Diğer üzümlerimiz de şarap olacak üzümler değil. Ne yapalım, ne edelim derken, bu konudaki her platformda, sempozyumda tarım bakanlığının yaptığı özellikle tekel o yıllarda, bağcılık araştırmaları vardı tabi. Tekelin çok gayretleri oldu ama sınırlıydı. Ama bizim üzümlerimizin çeşitlerini geliştirmemiz lazım, devletin bu işte öncü olması lazım.

1930’larda bunun için adam yetiştirmişler ama. Sonradan neden kesildi peki?
Her nasılsa 1950’li yıllarda kesilmiş. Baktık ki devletin bir şey yapacağı yok, bu işi bari kendimiz yapalım dedik, eli kolu sıvadık. 1996’da o meşhur bağcılık, şarapçılık sempozyumu yaptık Denizli’de. Türkiye’nin en seçkin hocalarını ve uzmanlarını topladık, Pamukkale’de iki gün ağırladık. Sonra bu sempozyum, Güney’deki bağcılığın temel taşı oldu. O sene başladık biz. Türkiye’nin her tarafından araştırma enstitülerinden, kalecik karaları, merlotlar, gabernetler gibi çeşitleri araştırdık, yoğun bir çalışmanın içine girdik. Bugün Güney’de çok yoğun çalışmalarımız sonucu, çiftçilerimiz tarafından özel üzümler üretilir duruma geldi. Bu Türk şarap sektörünün can damarını oluşturdu. Buradan şimdi Türkiye’nin dört bir yanına üzüm gidiyor. Bu şarap sektöründe de Türkiye’nin, katkısı oldu, mayası oldu. Bu tür kaliteli üzümleri yetiştiren, şarapları üreten butik işletmeler var. Ama bir Avrupa ile kıyaslanması mümkün değil.

Şaraplık üzüm Güney’in temel taşı haline nasıl geldi?
Biz 2000’li yıllarda başladık. Yaptırdığımız çiftçiye destek verip, yetiştirdiğimiz bağlardan üzüm almaya başladık. Şarap yaptık, gerçekten kalitelisi hemen ortaya çıktı. Bunu gören rakipler, buradan gelip üzüm almaya başladılar. Birkaç sene daha geçti araziler almaya başladılar. Güney’in para etmez arazileri yüksek fiyatlarla alınır satılır oldu, rant oluştu. Eskiden 20 dönüm bağını satan bir çiftçi, hiçbir şeye sahip olamazdı, 20-30 dönüm arsasını sattı, gitti Denizli’den daire aldı. O kadar fark etti yani. Derken bağcılığımız bu hale geldi. Biz de tabi bağcılara destek olduk, halen daha oluyoruz. Sektör gerçekten ihtiyacı olan kaliteli şaraplık üzümü büyük bir gelişme sağladı. Şu an da büyük firmalar, Türkiye’nin tanınmış sektör liderleri, “bu şarabımız Güney bağlarında üretilmiştir” diye yazıyorlar.

Güney’in şaraplık üzüm yetiştirmek için uygun olduğunu nasıl keşfettiniz?
Güney zaten bağ bölgesiydi. Çiftçinin üzüm bağları vardı, pekmez yapıyordu. Yani insanlar bağı biliyordu. Bağ tarımı, özel bir tarımdır. Türkiye’nin her yerinden insanlar bağı bilmez. Nasıl budanacak, nasıl şekil verilecek, nasıl bakılacak, nasıl hasat edilecek, bunu bilmez her insan. Ama her yerde de kolay kolay yapamazsınız. Burada hazır bu var. İklim yapısı uygun, toprak yapısı uygun. Biz bunu görüyoruz, biliyoruz. Yurt dışında gördük, tahsilini yaptık. Güney’de, örnek veriyorum 10 çeşit üzüm varsa, bunu biz 20 çeşide çıkardık. Bazı çeşitler hakikaten iyi ama burada olgunlaşmadı. İklim uygun olmadı, hava koşulları uygun olmadı, biz de bunları eledik. Ondan sonra çiftçi bağ yapacağı zaman geldi bize sordu. Şimdi kafasına göre çeşit yapmıyor. Bizim tercihimiz ne, ihtiyacımız ne, piyasa talebine göre değerlendiriyor. Derken biz bu çeşitleri azalttık. Kimi istenilen kaliteye ulaşmadı, kimi olgunlaşmadı. Biz çeşitleri yerleştirdik artık. 1990’lı yıllarda aşılattığımız, diktirdiğimiz bağlara bağcıdan çok gittik. Üzümün gelişimini bağcıdan daha çok izledik. Küçük küçük 30-40 litrelik damacanalarda şaraplar yaptık, her sene.

Pamukkale Şarapları’nın Denizli ekonomisine katkısı nedir?
Şarap üretimi Türkiye’nin il olarak, bölge olarak Denizli bir numara. Türkiye üretiminin yaklaşık %30’unu karşılıyoruz. Bu çok ciddi bir rakam. Biz burada başladığımızda Çal’da doğru dürüst şarap yoktu. Şimdi dev tesisler oldu. Ben hepsine destek verdim. Kullanmadığımız makineleri al götür kullan dedim. Her toplantıda onlara öğütler verdim. Oranın en büyük tesisi var, Biricik Şarapçılık, gidin görüşün kendisiyle de. “Abi ben seni örnek aldım” der, sağ olsun takdir eder. Bundan 30-40 sene önce de, hep öğütler verdim arkadaşlara. O zaman şaraphanelerin görüntüsü çok kötüydü, çok kirliydi. Hijyen diye bir şey yoktu. O şaraphaneyi gören bir daha şarap içmezdi. Ben bunu arkadaşlara söyledim, bakın arkadaşlar, bu bir gıda maddesi, insanlar bunu içiyor, saygılı olmak lazım. Modern makineniz olmayabilir, tesisiniz modern olmayabilir ama temiz olacaksınız dedim.

Şarapçılığı bir sektör olarak ele aldığınızda rakamsal veriler nasıl?
Vergisi yüksek, sadece Denizli’nin devlete olan katkısı 50 milyon liradır tahminimce. Büyük rakam. Bir de çiftçiden alınan üzümü de nerden baksanız 40-50 milyon liradır. Sanıyorum burada 30-40 bin çiftçinin geçim kaynağıdır. Denizli’deki şarapçıların yıllık cirolarının 100-150 milyon lira dolayında olduğunu tahmin ediyorum.

İhracata yönelik şirketler var mı? Burada durum ne?
Var ama ülke olarak çok az. Yunanistan’ın bir adası kadar bizim şarap ihracatımız.

Siz şarapları hangi ülkelere ihraç ediyorsunuz?
Biz genelde Avrupa Birliği ülkeleri ile ilgileniyoruz. Kalite oranımız iyi ama Avrupa’da şarap satmak çok zor bizim için. Bir kere imajımız kötü. Türkiye’nin görüntüsü, bir şark ülkesi olarak, bir Müslüman ülkesi olarak zor. Birçok Avrupalı insan, burada şarap üretimine bile inanamıyor. Ülkemizin son dönemdeki dış politikaları, ne yazık ki çok kötü. Satmakta zorlanıyoruz. Bundan 10-15 sene önceki satışımız şimdi yok. Avrupa ülkeleri Türk mallarına pek hoş bakmıyor. Yoğun çaba içindeyiz tabi. Bizim ‘Wine of Turkey’ adında bir paylaşım platformumuz var. İhracatı geliştirmek için çalışmamız oluyor. Daha geçen hafta Londra’da bir tanıtımdaydı bizim yeğenler. Alıcılara tadımlar yapıldı. Zaman zaman yapıyoruz, faydası da oluyor. Yavaş yavaş Türk şarapçılığı Avrupa’da tanınmaya başlıyor. Ama ne yazık ki Türkiye’nin uyguladığı dış politika sıkıntı oluyor.

Vergi politikaları ne kadar etkili?
İhracatta vergi diye bir şey yok, hiçbir ülke de yok zaten. Ama ihracatda bazı aktiviteleri gerektiriyor. Avrupa’da da şarap satmak zor. Dünya’daki binlerce çeşit şarap üreticisi Avrupa’da. Hele ki yeni dünya ülkeleri, Şili, Arjantin, Güney Afrika, Avustralya gibi, bunlar şarapçılığı sonradan yapan ülkeler. Devlet desteği, sübvansiyon ve daha ekonomik, üzümleri kaliteli. Daha ekonomik ve Avrupa Pazarı’nda aktifler.

Sizce şarapçılık nasıl olmalıydı? Hayaliniz neydi?
Biz 1990’lı yıllarda, bağcılığa önem verip yoğun bir çalışma ile çiftçilere çok büyük maddi ve eğitimsel destekler verdik. Burada bağcılılığın gelişeceğini biliyorduk. Evet, bağcılığı geliştirdik ama Türkiye’de siyasi konjonktür, yönetim gelişmelerin önünü açamadı. Biz isterdik ki bütün boş topraklar, kaliteli şarapçılık çeşitleri ile dolsun. Burada yabancı üreticiler bağlar yetiştirsin, nitekim oldu. Burada diğer Avrupa ülkelerindeki gibi bağ bölgelerine küçük küçük şaraphaneler kurulsun. Şu havzada 10-20 tane şaraphane olmalıydı. Şatolar olmalıydı, şato denilen şey bir bağ ama 50 dönüm kadar şaraphanesi içinde oluyor, üzümünü orda işliyor. Büyük bir bölümünde de butik otelleri olan, küçük restoranları olan, yöresel lezzetleri şarabı ile ikram ettiği otelleri olan 10-20 tane şu platoda olmalıydı. Gönlümüzde yatan oydu. Biz öyle yola çıktık ama ne yazık ki, ülke bir yana savrulup gitti.

Şarapta mahzenin önemi büyük. Yanılmıyorsam bir tek sizde var galiba?
Bizde var mahzen. Ama bizim kontrolümüzde olmayan gelişmeler ne yazık ki böyle bir hayalin gerçekleşmesinin önüne geçti. Keşke burada da 3-5 tane ya da 10 tane şato olsaydı. Ziyaretçiler gelseydi. İlin çevresi değişirdi. İnsanların yaşantısı değişirdi. İnsanlar üç kuruşa tekstile çalışmaya gitmezdi. İtalya’nın Toskana’sı. Öyle bir turist alıyor ki. Amerika’daki Napa Vadi’si öyle. Burası da neden öyle olmasın kardeşim.

Sizin ürettiğiniz şarapların kalitesi ne durumda?
Kaliteyi etkileyen çok faktör var. O yıldaki mevsim, yağışlı mı kurak mı, dolu mu oldu, don mu oldu etkiliyor. Bağlardaki üzümlerin kalitesi etkili, üzümlerin çeşitleri etkili, hasat zamanı etkili. Bütün şaraplarımızı biz fıçıda dillendiremeyiz. O bir maliyet. Ama Güney üzümü kaliteli bir üzüm. Her şirket tonlarca üzüm alıyor buradan. Ama Güney’in üzümünü şato mantığıyla, bağın içinde işleme mantığı ile işleyen tek firma biziz. Bu bize gerçekten üstünlük sağlıyor, biz de bunu kullanıyoruz. Bizim bugün en ucuz şarabımız dahi, piyasadaki en pahalı şaraplardan daha kalitelidir. İnsanlar da bunun farkında. Daha yeni yurtdışında gümüş madalya aldı. Hatta Carrefour’a yaptığımız bir şarap, şu anda 18 lira 90 kuruş. Vergisi, mağazanın kar marjı dahil. Normalde 14 lira 90 kuruş. Bu şarap Viyana’da altın madalya aldı. Ben bu şaraptan milyonlarca şişe üretiyorum.

Sofralık piyasa değil mi?
Tabi, hepsi aynı üzüm, aynı teknoloji. Bu yüzden bizim amacımız, kaliteli şarabı insanlara ucuza vermek, tüketimi arttırmak, şarabı sevdirmek. Ben hep söylüyorum, bizim kendi bağlarımız da var ama ürettiğimiz şarapların %95’ini biz çiftçiden alıyoruz. Ben şarabı kaliteli yapar da insanlara bir bardak daha içirebilirsem, burada içilen her bardak şarap Güneyli çiftçinin sofrasında bir lokmadır. Benim mantığım bu. Ben bazen onlarla birlikte burada yaşıyorum, sürekli bir aradayız. 2-3 yıl önce dolu büyük bir sıkıntı yaptı, üretim yarı yarıya düştü. Bir çiftçi bana 10 ton üzüm veriyorsa, bu o zaman 3-4 tona düştü. Bari onlar geçimini sağlasın diye üzüme 2 lira katı verdim. Ben zarar ettim ama ne yapayım. Bizim Carrefour’da ürettiğimiz, çok da satan şarabımızla ilgili internetten birisi, Türkiye’deki gariban takımının Petrus’u demiş. Petrus da oldukça kaliteli ve pahalı bir şarap. Çok hoşuma gitti bu laf. Çok parası olmayan insanların da iyi şarap içmek hakkıdır diye düşünüyorum. Bir de Cumhuriyet meydanında Güney’de Kurtuluş Günü bir konuşma yaptım. Üzümler geldi sergilendi falan, o zaman Belediye Başkanı İhsan Ekmekçi de var. Dedim değerli hemşerilerim, şu üzümün tadı başka hiçbir yerde yok. Hiçbir yerde bu sergiyi yapmaları mümkün değil. Ama biz yapıyoruz. Siz bu üzümleri bağlarınızda yetiştirin ben iyi fiyattan alacağım. Bu üzümler zaman içinde yaygınlaşacak, erken kalkan yol alır der atalarımız, siz yetiştirin ki, bu üzümleri iyi fiyatlara satın, bakın bütün sektör buraya gelecek dedim. Beş yıl geçti on yıl geçti derken şurada Parmaksız diye bir köy var, muhtarı Sadık Mener, “Yasin Bey, bundan sekiz on yıl önce meydanda bir konuşma yaptın, hepsi tek tek gerçekleşti. Nerden bildin?” dedi. Ben bu sektörün içinde yıllardır varım, biliyorum. Bizim sektör lideri Kavaklıdere’dir. Türkiye’nin en büyük ihracatı olan firmasının yönetim kurulu başkanı Ali Başman, bana geçen sene bir isim taktı. “Sen Denizli efsanesisin” dedi. Çok mutlu etti beni.

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
 karakter kaldı
 

İletişim

Tel : 444 1974

Web: http://www.aquacitydenizli.com.tr/

Sinpaş AquaCity Denizli Tanıtım Ofisi

İzmir Asfaltı Üzeri 5. km

Adnan Menderes Bulvarı No: 185

(Eski EGS Park) Denizli