1961 Anayasasına Doğru-1 Türkiye Yakın Tarihi Gelişmeler-Olaylar - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

1961 Anayasasına Doğru-1 Türkiye Yakın Tarihi Gelişmeler-Olaylar

27 Şubat 2017 Pazartesi

1961 Anayasası, Türkiye’de yapılan Anayasaların olağanüstü dönem ürünü olarak ilk örneğidir. 1982 Anayasası ile birlikte aynı tipiki darbe ürünü özellikleri gösterir. Gerçi 1982 Anayasası içerik olarak tipiki olma örneğine çok daha fazla uygundur. Ancak 1961’de yürürlüğe giren yasanın benzer bir kurucu meclis tarafından hazırlanıp halkoyuna sunulduğu ve ilk Anayasal referandumun yapıldığı unutulmamalı. Ayrıca aynı askeri müdahaleye maruz kalmış bir siyasal yönetim organının feshi sonucu yapıldığı göz önüne alındığında, olağanüstü hal koşulları açısından çok fark olmadığı görülür. Şimdilik 1982 Anayasasını ve öncesinde yapılan Anayasal değişiklikleri zikredip geçelim.

Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk kez 1960 yılında yapılan ve sonrasında her on yılda bir yinelenen askeri darbelerin ilk hedefi her defasında anayasa oldu.

1960 askeri darbesi, 1924 Anayasasını askıya aldı, oluşturduğu kurucu meclis yoluyla yeni bir anayasayı halkoyuna sundu.

On yıl sonra, 1971 askeri darbesinin ilk yaptığı işi anayasal değişikliğe gitmek oldu, sonraları Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel’in sıkça kullandığı ifadeyle ‘bol gelen’ anayasal hakları tırpanladı.
1980 darbe konseyi de tıpkı 1960 darbecileri gibi ilk iş olarak anayasayı askıya alıp yeni bir anayasa hazırlanacağını ilan etmekle işe başladı.

Bu gün referanduma götürülen anayasal değişiklik, diğerleri ile aynı kaderi paylaşıyor. 15 Temmuz 2016’daki askeri darbe girişiminden sonra ilan edilen “Olağanüstü Hal” koşullarında hazırlandı. Muhalefet kovuşturma, sorgulama, tutuklama ve benzeri baskı politikaları ile devre dışı bırakıldı, uzun yıllardır iktidarı elinde tutan siyasi partinin tasarrufu olarak seçmen önüne geldi.

DARBE ÖNCESİ TÜRKİYE PROFİLİ
Türkiye’yi “27 Mayıs 1960 darbesine götüren yakın nedenler, ekonomik ya da sosyal değil, tamamen siyasal’dır.”¹ Bu görüşün doğruluk payının oldukça yüksek olduğu belirtilmeli. Ancak darbe öncesi, 10 yıl sürmüş olan Demokrat Parti(DP) iktidarını anlamak için yeterli referans değil. Dönemi farklı boyutlarıyla kavramak için DP’nin hükümet olarak gerçekleştirdiği uygulamalara bakmanın yanı sıra devletin ikinci dünya savaşı öncesi ve sonrası biçimlenen özelliklerine bakmak gerekir.

İkinci büyük savaş sonrası, 1946 yılında çok partili döneme girilmiş olması, toplumsal bünyede oluşan birikimleri açığa çıkardı. Bu birikim, Osmanlı hanedanlığının yıkılıp yerine Cumhuriyet rejiminin kuruluşunun henüz yirmi üç yıl sonrasına kadar olan süreye ait. Çok uzun bir zaman dilimi olmadığı söylenebilir. Ancak eski toplumsal yapının tasfiyesi gerçekleşmiştir. Burada ele alınması gereken, Osmanlı’ya ait ekonomi, siyaset, askerlik, kültür ve eğitim gibi temel alanların ne ölçüde dönüşüme uğradığı olmalı. O nedenle devlet örgütlenmesinin tamamlanmış olmasından yola çıkarak sonuca varmak yetersiz kalır.

1960 yılına gelindiğinde görülür ki, son otuz yılın tortuları son on yıllık DP iktidarı döneminde yüzeye çıkar. Uluslararası siyasi ve ekonomik ilişkilerin de etkisiyle sonraki onlarca yıl boyunca önü bir daha alınamayacak toplumsal kutuplaşma ve çatışmalar bu dönemlerde mayalanmıştır. O nedenle sözü geçen yıllara doğru kısa bir yolculuk yaparak dönemi satır başlarıyla görmeye çalışalım.

Hanedanlığın siyasal açıdan tasfiyesinin tamamlandığı 1930’lu yıllardan itibaren ele alırsak, 1960 askeri darbesine kadar olan dönemi 15’er yıllık iki bölüm halinde gözlemek gerekir. İlk dönemde (1930-45 arası) Cumhuriyetin sadece siyasal değil, daha önemlisi ideolojik olarak kendini her alanda pekiştirme uğraşına tanık oluruz. Resmi tarih kitaplarının “harf devrimi, “şapka devrimi” gibi şematik popülizminin dışında çok daha derin bir köktenci kurumlaşma çabasıdır bu.

KADRO HAREKETİ VE CUMHURİYET İDEOLOJİSİ
Bu durumu ideolojik alanda kurgulayan “Kadro hareketi” olmuştur. Tümü de Cumhuriyet sonrası kurulan Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası üyesidir. Aynı nedenle yargılanmışlar, topluca parti aleyhinde tanıklık yapmışlar, sonrasında devlet bünyesinde çalışmışlardır. Başını Şevket Süreyya Aydemir (“Tek Adam”², “İkinci Adam” kitaplarının yazarı), Vedat Nedim Tör(CHP Milletvekili, Matbuat Genel Müdürü), Burhan Asaf Belge(Murat Belge’nin babası, 1957 seçimlerinde DP Milletvekili), İsmail Hüsrev Tökin’in (“Türkiye Köy İktisadiyatı” kitabının yazarı) ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu(Edebiyatçı, ünlü “Yaban” romanının yazarı) çektiği bir gruptur. Grubun adı yayınladıkları “Kadro” adlı dergiden gelir.

Kadro dergisi, Mustafa Kemal önderliğinde gelişen ve Cumhuriyetin kurulmasıyla sonuçlanan Anadolu hareketi ve onun siyasi temsilcisi olarak Cumhuriyet Halk Partisi(CHP)’ni Atatürkçülük kavramlaştırması çerçevesinde ideolojik bir kuram içinde yeniden tarif etmeye çalıştı. Temel argümanlarını Marksizm ve Kapitalizm eleştirileri üzerine kurguladı. Devletin niteliğini Atatürk Devrimciliği gibi belirsizliklerle dolu bir yaklaşıma eklektik biçimde yerleştirmeye girişti.

Detayları bir yana, bu girişim hem devlet katında, hem de doğrudan Atatürk katında itibar gördü, desteklendi. Sonrasında, 1960’lı yıllarda yeniden gündeme gelip aynı argümanların versiyonu üzerine Doğan Avcıoğlu tarafından yarı darbeci fikirlerle³ yeniden inşasına kadar Cumhuriyetin tarif edilmesinde CHP kadrolarının retoriği oldu. Kurumsal işleyişlerde ve uluslararası pozisyonda pek yararı olmasa da, ülke içinde uygulama alanı buldu. Halk evlerinin kurumsallaşmasında kadrocu hedeflerin yönlendirmesi dikkate değer. Keza eğitim sisteminin sonraki modellerinde, Köy Enstitüleri vb. pratiklerde de bu etkilere rastlamak mümkün.

DEVRİMCİ ULUSÇULUKTAN PRAGMATİST MİLLİYETÇİLİĞE
1940’lı yılların ilk yarısı, 2. Dünya savaşının da etkisiyle 1930’ların enerjisinin önemli ölçüde yitirildiği yıllar olarak görülebilir. İki savaş bloğu arasında kalan stratejik coğrafyada yer almak, doğal olarak savaş manipülasyonları ve baskısına karşı direnmeye zorluyordu.⁴ Bu dönem de sıkça değişen hükümetlerin savaş atmosferinin ve Alman hakimiyetinin etkisiyle ciddi biçimde cumhuriyet söyleminden uzaklaştıkları söylenebilir. Özellikle Hitler faşizminin uluslararası propaganda etkisinde güçlü bir milliyetçiliğin yaygınlaşmaya başladığı yıllardı. Başta “Tasvir-i Efkar” gazetesi olmak üzere basın organlarının neredeyse tamamı Yahudi düşmanlığını körükleyen haber, yorum ve yazılara yer veriyordu. Osmanlıcı muhafazakar kanat, İstanbul’da sürgün Beyaz Rusları da kapsayacak biçimde neo nazi hayranı yeni milliyetçilikle ittifak halindeydi. Hececi Şairlerden Orhan Seyfi Orhon, “Kelle İstiyorum” diye yazabiliyordu.⁵

Nitekim Varlık Vergisi tam da bu yıllarda çıkar. Şükrü Saraçoğlu Hükümetinin, kuruluşunun dördüncü ayında çıkardığı yasayla “bazı varlıklı kesimlerden bir defalık olağanüstü servet vergisi” alınacaktır. “Kanunun metninde ‘gayrimüslim’, ‘Müslüman’ gibi ayrımlar yoktu ama… 1942’de vergi listeleri yayımlandığında görüldü ki, Varlık Vergisi’nin yüzde 70’i İstanbul’daki mükelleflere tahakkuk ettirilmişti. Bunların da yüzde 87’si gayrimüslimdi. Gayrimüslimlerin mali güçleri ile uygulanan vergi oranları Müslümanlara uygulananlara göre yüzlerce kez daha ağırdı. Gayrimüslimler arasında da Ermenilerin vergisi en yüksek orandaydı.”⁶

11 Kasım 1942 tarihinde çıkan yasa ile tüm gayri Müslimler ve farklı etnik kökene sahip Cumhuriyet yurttaşları üzerinde güçlü bir mali ve siyasi terör estirilir. Pek çoğu o dönem ülkeyi terk eder, ya da göçe zorlanır. Dahası sürgün edilir(Aşkale sürgünü gibi), toplama kamplarına atılırlar.

Birkaç yıl sonra hazırlanan “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” ise bu sürecin farklı bir aşamasını oluşturur. Söz konusu kanun aslına bakarsak ölü doğmuş sayılır. Daha çıkar çıkmaz bizzat CHP içinde çatlaklara yol açmış, muhalefeti güçlendirmiş, DP’nin kurulması sürecini hızlandırmış ve nihayet ilk çok partili seçimlerin yapılmasının önünü açmıştır. Sonraki yıllarda hazırlanan tüzük hiçbir zaman gereğin uygulanmadı. Bu sıkıntıya 17. Maddenin iptali ve uygulama tüzüğünün hazırlık aşamasında geri adım atılmış olması eşlik edince yasa rafta kaldı.⁷

ÇOK PARTİLİ SİSTEME GEÇİŞ
Uzatmayalım, 1946 yılında yapılan ilk çok partili seçime kadar süren tek parti yönetiminde yaşanan 18 yıllık inşa dönemi çok daha karmaşık ve eleştiriyi hak eden bir süreçtir. Bu konuyu ilgili alanların bağlamı içinde tartışan kaynaklara başvurmak, Cumhuriyeti anlamak açısından yararlıdır.

1946 seçimleri savaşın gölgesinde yapıldı. Gerçi savaş çoktan bitmişti. Ancak savaş yılları boyunca izlenen sosyal ve ekonomik politikaların bıraktığı izler kolayca silinmedi. Günümüz siyasal iktidarlarının bile kendi ‘mağduriyet’ politikalarını inandırıcı kılmak için, hala o yılların karne sistemini retoriklerine malzeme yapmaktan yarar umduklarını unutmayalım.

1946 tarihli milletvekili genel seçimleri 21 Temmuz’da yapıldı. Toplam 465 milletvekili Parlamentoya girdi. İsmet İnönü Genel Başkanlığındaki CHP 395, Celal Bayar Genel Başkanlığındaki DP 64 ve Bağımsızlar 6 milletvekili çıkardı. Seçimde açık oy, gizli tasnif usulü uygulandı. O nedenle “şaibeli seçim” damgası yedi. Seçimlerden sonra DP’nin baskısı giderek arttı. Meydanlarda daha fazla ses getiren eylemlere girişti. Aydınları, orta sınıfları, CHP iktidarı ile hesabı olan tüm kesimleri yanına çekti. Taşrada savaş yıllarından muzdarip halka kolayca ulaştı ve güçlü bir muhalefete dönüştü.

1950 seçimlerine bu şartlarda gidildi, sonuçta CHP 69 milletvekilliği ile yenilgiye uğrarken DP 416 milletvekili sayısı ile tek başına iktidar oldu. Sonraki on yıl boyunca iki ayrı seçim yaşandı, 1954 yılında CHP dibe vururken, DP 503 milletvekili ile parlamentoya adeta ambargo uyguladı. 1960 askeri darbesinden önceki son seçim tarihi 1957. O yılın seçim sonuçlarında gözlenen değişim, DP’nin son üç yılda %10 oy kaybıyla yıpranmaya başladığı, CHP’nin ise görece yükselişe geçerek mecliste hatırı sayılır bir rakama ulaştığıdır. DP 424, CHP ise 178 milletvekili çıkarır. Çok sürmez, 1960 yılı 27 Mayıs gecesi, Ordu yönetime el koyarak Hükümeti fesh eder. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’i diğer kabine üyeleriyle birlikte derdest ederek vatana hıyanet suçuyla hapse atar.

Burada ara verip biraz geri dönelim. Önce İzmir İktisat Kongresine, sonra Marshall yardımı yıllarına! Marshall Planına dahil olmanın tarihi 1948. Ancak ondan tam 25 yıl önce yapılan İzmir İktisat Kongresi ve bu kongrenin hedeflerine bakmadan Marsall Planı çerçevesinde yapılan yardımların ekonomik sonuçları tam olarak anlaşılamaz.

İZMİR İKTİSAT KONGRESİ VE TÜRKİYE EKONOMİSİ
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilk yıllarda yapılan en önemli kongre, İzmir İktisat Kongresi’dir⁸. Bu kongre ile ülke ekonomisinin devletçi karakteri belirlenmiş, teşvik politikalarına ilişkin planlamalara geçilmiş ve ulusal sermaye birikimini amaçlayan yatırımlar ve istihdam sorunları tartışılmıştır. Alınan kararları özetlemek gerekirse;

“El işçiliği ve küçük işletmeden derhal fabrikasyon siteme geçilmelidir. Devlet yavaş yavaş ekonomik gücü olan organ haline gelmelidir. Özel sektör tarafından kurulan teşebbüsler devletçe desteklenmelidir. Özel teşebbüse destek ve kredi sağlayacak iki devlet bankası kurulmalıdır. Dışarı ile rekabet edebilmek için sanayi bir bütünlük içinde kurulmalıdır. Yabancıların tekellerinden kaçınılmalıdır. Demir yollarının kısa sürede yapılmasına başlanmalıdır. İşçilere amele değil işçi denmelidir. Sendika hakkı tanınmalıdır.”

Sonuçta bu kararların etkisi 1929 Ekonomik bunalımında ortaya çıktı. Bunalım dünyayı kasıp kavururken, Türkiye zayıf ekonomisi ve savaş sonrası sorunlarına rağmen bunalımın tahribatını diğer ülkelerde daha az hissetti. Yatırımlar arttı, bankalar kuruldu, devlete ait istihdam alanları çoğaldı. İktisat bilimcilerin “Keynesçi iktisat politikası” olarak adlandırdıkları devletçi politikalar başarıya ulaştı.

1948 yılına gelindiğinde Türkiye esas olarak sahip olduğu kamusal yatırımlarla görece güçlü bir ekonomik alt yapıya sahipti. Ne ki savaş çok etkilemişti, 1930’ların enerjisi giderek sönümlenmekteydi. Bunda, ikinci dünya savaşı boyunca izlenen başarısız merkez politikalarının rolünün bulunduğunu da eklemek gerekir.

MARSHALL PLANI VE TRUMAN DOKTRİNİ(SOĞUK SAVAŞ)
Amerikan yardımı işte bu koşullarda Türkiye’ye sunuldu. Hacettepe Üniversitesi Öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ali Demirsoy, bu konuya ilişkin yaptığı değerlendirmede, ABD “Marshall yardımı ile Türkiye’ye 180 milyon dolar vereceğini; ancak bundan böyle bu yardımı denetlemek için hiçbir izin almadan gizli istihbarat elemanlarının, denetçilerinin, siyasi gözlemcilerin her yere girip çıkabileceklerini kabul ettirmiştir” diyor.

Truman Doktrini Batı bloğu ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği(SSCB) arasında soğuk savaşı başlattı. NATO kuruldu, Türkiye NATO içinde yer aldı, böylece Marshall yardımı ile başlayan bağımlılık ilişkileri Truman doktrini ile siyasal, NATO ile askeri alanda tamamlanmış oldu.

DP iktidarının ilk iki dönem boyunca süren kesintisiz başarısının, bu yardımların sağladığı ekonomik kısmi refah olduğu söylenebilir. Ancak milli tarım politikaları eskisi gibi izlenmedi. Devletin sanayi yatırımlarının çoğu iptal edildi, yeni yatırım olanakları kısaca ‘montaj sanayi’ olarak bilinen yan sanayiye dönüştü.

Truman Doktrini ve Marshall Planının Türkiye açısından özel bir önemi vardı. Boğazların savaş yıllarında çok önemli taktik fonksiyonu olmuştu. Ayrıca Ortadoğu devlet modelleri için Türkiye stratejik bir coğrafyaydı. Savunma açısından olduğu kadar devlet ve yönetim sistemi olarak böyleydi. Sosyalist blok sınırında olması, çok daha önemli kılıyordu vs.

DEMOKRAT PARTİ HÜKÜMET POLİTİKALARI
1950’de “Yeter Söz Milletin!” afişiyle etrafına topladığı özgürlükçü, demokrasiye inanan ve tek partiden şikayetçi tüm kesimlerle kazandığı muazzam başarıya karşın, ekonomik alanda yenilenme ve gelişmeyi durağan politikalara dönüştüren DP iktidarı, siyasi alanda da arkasına aldığı çeşitli unsurları kısa zamanda yitirdi. Soğuk savaşa taraf olmanın bedelini Türkiyeli komünistler ödedi. Ünlü “1951 tevkifatı” tutuklamaları ve sürgünler, seçimde destek veren aydınları hızla kendinden uzaklaştırdı. 1954 seçimlerinde sonra gemi azıya aldı ve Vatan cephesi türünden parti denetimindeki oluşumlarla toplumun kamplara ayrılmasına yol açtı. Türkiye Devlet Radyosu parti propagandasının sesine dönüştü. Muhalefete karşı kıyıcı bir politika izlendi. Önceleri CHP merkezli bu kıyım politikaları giderek her kesimden muhalife yönelik bir tutum halini aldı. Yeri geldi askerleri halka karşı kullandı, yeri geldi özellikle taşrada muhalefete karşı halkın saldırması için zemin hazırladı.

Politik olarak tutucu muhafazakar bir yönelişle eski toplum kalıntılarını, 1940’ların kafatasçı faşist unsurlarını, feodal beyleri ve toprak ağalarını, din sömürgeni kesimleri ittifakı içine aldı. Osmanlıcılık dillendirilmeye başlandı, saltanat heveslileri hortladı.

Bu durum 1960 yılına kadar devam etti.

196O DARBESİNİN ULUSAL VE ULUSLARARASI ETKENLERİ
1960 darbesi, Türkiye’de yaşanan gelişmeler dışında başka bir sürecin atmosfer yörüngesinde gelişti. Darbe ve Anayasa, bir yandan dünya devrimleri kuşağının durağan bir döneme girdiği, öte yandan özellikle Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Güney Avrupa ülkelerindeki kimi hükümetlerin askeri darbelerle yıkıldığı bir konjonktüre denk gelir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Sovyetler Birliğinin etkin olduğu ve Alman Hitlerci faşizmin yenilgiye uğratıldığı pek çok orta Avrupa, Balkan ve Güney Avrupa ülkesinde, devrimci kalkışmalar gelişti. Yunanistan İç savaşı, Arnavutluk Devrimi, Bulgaristan, Romanya, Polonya, Macaristan, Çekoslovakya’nın Halk Cumhuriyetlerine dönüşmesi, TİTO önderliğinde sosyalist bir Yugoslav Birliğinin kurulması, Almanya’nın ikiye bölünmesi; tüm bunlar Kapitalist Batı ülkeleri için Lucifer(Latince de Şeytan)’in hakimiyeti anlamına geliyordu. Truman Doktrininin asıl hedefi o ‘şeytan’dı. Bu devrimci enerji 1950’lerin başı itibariyle her ülkede yerini kuruluş dönemine bıraktı.

Karşı saldırı çok gecikmedi. Başka ülkelerde ortaya çıkan özgürlükçü hareketler doğrudan batı yardımlarıyla önlenmeye başladı. İstihbarattan askeri müdahaleye kadar her şey geçerli oldu. Cezayir’de Ben Bella’nın yıkılışı, Mısır’da Nasır’ın tasfiyesi, Türkiye de DP iktidarının sonlandırılması, Yunanistan’da iç savaş gerillalarının sürgünü, yine Yunanistan Albaylar Cuntası ve Ortadoğu’da, özellikle İsrail kaynaklı işgal hareketleri sonraki yirmi yıl boyunca yakınımızda gerçekleşen siyasal olağanüstü olayların bazıları olarak özetlenebilir.

Soğuk savaşın yayılmaya başlamasıyla kapitalist ülkeler adına Amerika, Sosyalist Blok adına ise SSCB’de savunma-saldırı taktikleri başka mecralara aktı, kamplaşma, paktlar arası çatışma unsurları karşılıklı olarak saldırganlığı körüklemeye başladı. Bunun doruğu 1961 Küba füze krizi oldu.

Türkiye’de, 1960 yılında ordu adına askeri komite, 27 Mayıs sabahı radyodan okunan bildiriyle hükümeti dağıtıp yönetime el koyarken, dünya böyle bir uluslararası çevrimden geçiyordu.

DEVAM EDECEK

KAYNAKLAR-NOTLAR
¹ Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, YKY İst. 2017
² Şevket Süreyya Aydemir’in “Tek Adam” adlı 3 ciltlik eseri, Atatürkçülüğe ideolojik bir kalıp içinde teorik bir çerçeve kurmaya çalışan en önemli kaynaklardan biridir.
³ Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni Dün Bugün Yarın 1-2, Tekin Yay. İst.
⁴ Feridun Cemal Erkin, “Türk Sovyet İlişkileri ve Boğazlar Meselesi”(1968 özel baskı) adlı kaynağa başvurulabilir. Yazar Türkiye Dışişleri Bakanlığında, 2. Dünya Savaşı döneminde Berlin Büyükelçiliği müsteşarlığı ve Maslahatgüzarlığı yapmıştır.
⁵ Ayşe Hür, 1942 Varlık Vergisi Kanunu, Radikal Gazetesi 10.05.2015 tarihli nüshası.
⁶ Ayşe Hür, age.
⁷ Çağlar Keyder, Şevket Pamuk, “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu Üzerine Tezler”, Ortak makale.
⁸ Prof. Dr. Zeki Hafızoğulları, İzmir-İktisat Kongresi Görüşler Ve Değerlendirmeler, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 46, Cilt: XVI, Mart 2000

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
 karakter kaldı