BİR MARDİN SEVDASI - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

BİR MARDİN SEVDASI

5 Kasım 2018 Pazartesi

Gün sessiz ve güneşe adanan dualarla başlar bu topraklarda… Önce yetmiş iki millete, sonra kendine dua eden kadim yüreklerin kızıla çalan topraklarında… Sabah rüzgarları geceden kalan efsunları, esraları ve ay ışığının taşlara nakşettiği öyküleri Mezopotamya denizine sürer. Mitosların, öykülerin ve ertelenmiş hayallerin denizine bir kaç damla daha ekler yani… Her damla bir deniz… Her deniz, bir yitirilmişe yakılan ağıtlarda yanaklardan süzülen bir damla… Her ağıt yarının mitosu, efsanesi, ışığı… Gün aydınlanır… Gün böyle başlar bu topraklarda… ( Arkeolog Mesut Alp)

Sevgili rehberimiz, canım Müjde Tönbekici’nin okuduğu bu şiirle başladı Mardin sevdam…

Bir masal diyarından, taş duvarlar kentinden, kültürlerin, dinlerin, harmonilerin ve hoşgörünün baş şehrinden selam olsun!

Murathan Mungan’ın “gökyüzüne komşu kale” , Ahmet Altan’ın “gündüz seyranlık, gece gerdanlık” dediği, Mezopotamya’nın incisi Mardin’den selam olsun!

Bir taraftan Cafe Kana’da, Matias’ın getirdiği fırından henüz çıkmış, tarçınlı-hurmalı süryani çöreği ile karanfilli, baharatlı süryani çayımı yudumluyor, bir taraftan kutlu Mezopotamya Ovası’nda, dalıp gidiyorum. Ruhumun sesi, ışığın usul usul dans ettiği taştan şehrin üstünde geziniyorken daha bir suskunlaşmış gibi. Bunca medeniyete şahitlik eden, onca acının ve hazzın aşkla harmonize edildiği, estetiğin kreması dediğim bu toprakları seviyorum, bu kartalların yuvasını, efsaneler diyarını seviyorum, bir kez daha anladım bunu.

Müslümanların, Ortodoxların, Katoliklerin, Protestanların, Keldanilerin, Ezidilerin, Şemsilerin, farklı kültürlerin, başka sembollerin, başka mimarilerin ve kadim grupların birbirinde eridiği bu topraklara deli oluyorum.

Buraya ilk gelişim bundan 8 yıl kadar önceydi. Bir kozmetik firması tarafından, Mardin ve Midyat’ta sunum yapmak üzere davet edilmiştim ki o sıralar Mezopotamya dinlerini ve mitlerini inceliyor, Asur, Elam, Babil, Sümer medeniyetleri içinden çıkamıyordum bir türlü.

Sunumlar bitti, çok güzel ağırlandım, gezdirildim. Son gün, Midyat’ta Matiat Hotel’de kalmam gerekti. Dinlenirken odama acı mırra ve kişnişli çörekle, hayalet badem şekerler gönderildi ve bu arada akşam yemeği için ne yemek istediğim soruldu. Şaşırdım ama: “hiç önemli değil, ne olursa yerim ben” dedim. Akşam verilen yemek saatinde aşağıya indiğimde, 15-20 kişilik uzunca bir masanın yüzlerce çeşit yiyecek ve içecekle sadece benim için donatıldığını anladığım da bin bir gece masallarının içindeydim sanki. O gün hoteldeki tek misafir benmişim meğer.

Bütün bir akşam çalışanlarla sohbet ettim, onlarla zaman geçirdim. Garson Ahmet, askere henüz gidecekti ve çok heyecanlıydı; çünkü Midyat dışına ilk kez çıkacak, Malatya’ya gidebilmek için, mutlaka önce Mardin’e uğrayacak ve Mardin’i görebilecekti. Sohbet biraz ilerledikçe, en büyük hayalinin İstanbul’u görmek olduğunu anlattı bana; öyle güzel ve masumdu ki, ülkemin çoğu insanı gibi…

Her neyse… Ertesi günü sabah Mardin’e gidip, tek başına biraz da orayı keşfetmek istedim. Tek tek indim çıktım dik basamaklı, taş merdivenli daracık sokaklarda. Abbaralardan geçtim serinledim, duvarları okşadım parmaklarımla, taşların dilini öğrendim. Burada her evin hangi inanca ait olduğunu dışındaki rölyef ve oymalardan anlayabiliyordunuz. Mesela haç motifleri çiçeklerin içine saklanıyordu. Yahudiler Davud Yıldızı, Müslümanlar ise damla motifi kullanıyorlardı. Labirent gibi sapaklarda kayboldum, sonra yine buldum yolumu. Zaten tüm yollar tek bir caddeye çıkar Mardin’de. Bıttım sabunu gibi binbir çeşit el yapımı sabunların satıldığı, ünlü Mardin çerezcileri, ceviz sucukları ve badem şekerleri satan dükkanlar, bakır gümüş telkari dükkanlarının hepsi bu caddededir.

Bir süre sonra, Süryani ustaların yan yana dizildiği bir bölümde, telkari ustası Davud Abi ile tanıştım. Beyaz saçlı, beyaz pala bıyıklı, iri yarı, boylu poslu babayiğit görüntüsü ve sevimli gülümsemesi ile beni saatlerce misafir etti dükkanında. Aslında asıl David idi adı ama Davud diyordu. Tıpkı oğluna Vadi dediği gibi, onun adı da Vedhi idi. Yanında eski bir dostu Kürt Mustafa dediği arkadaşı vardı. Üçümüz saatlerce siyaset ve din konuştuk, katıla katıla gülüyor, birbirimizle şakalaşıyor, eğleniyorduk. Katolik, Ortodoks, Süryani, Ermeni, Sünni, Şafi, Arap, Türk ve Kürdün ve onlarca mezhebin bir arada huzur içinde yaşadıklarını anlatmışlardı. Sonra Vadi ve kızı Maria’da bize katılmıştı. Evlerine davet edildiğimde hayatımın en muhteşem sürprizi ile karşılaşmıştım ki; evleri gerdanlık denilen yerde Mezopotamya ovasına hakim, eski bir Süryani şapelinden bozma bir evdi. Kalın taş duvarlardaki azizlerin ve azizelerin resimleri beyaz badananın altında kalmıştı ama küçük nişlerde Mor Gabrial’in bir kaç fotoğrafı ve bazı ikonlar vardı. Hayatımın en güzel anlarını orada ve onlarla yaşamıştım. Henüz bir kaç saat önce tanıştığım Vadi, bana Deyrülzafaran Manastırı’nı gezdirip, kilometrelerce uzaktaki havalimanına götürüp uçağa yetiştirmişti. Burada kaldığım sürece hissettiğim sevgi akışı ve enerjiyi bunca yıl hiç unutmamış ve özlemle hatırlamış tekrar gelmek için sabırsızlanmıştım, bilmiyordum ki buranın yıldızları başka güzel, güneşi başka, yer başka, gök başka bu topraklarda.

Matias’ı yazıp onu unuttuğum için içerleyen Yılmaz’ın sesiyle koptum yazıdan. Oysaki Yılmaz olmadan Cafe Kana’da, Mardin’de daha bir az, daha bir eksik olurdu…

Yılmaz bütün boş zamanlarını burada Matias ve ailesine yardım ederek geçiriyordu. Süryani aile 6-7 yıl kadar önce İstanbul’dan Mardin’e geri gelmişler ve kendi topraklarında yaşam mücadelesi veriyorlardı. Türkiye’de sadece toplam 10 bin kişi kalan Süryanilerin, 2 bini burada, ana vatanda yaşıyorlardı.

Uçsuz bucaksız Mezopotamya bozkırının ortasında, usul usul nazlı bir gelin gibi süzülen Mardin’e ne kadar yabansam, bir o kadar oraya ait hissediyordum kendimi şimdi. Artık Masalcı’mın dediği gibi buraya Hoş gelmek vardı, kendi yaşadığım yerlere dönerken yine “hoş gelmek” olacaktı… Döndüğümde hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı… Mardin sevdası bir kez girdimi insanın ruhuna, oradan çıkış yoktu…

Not: Yazılar ile ilgili hukuki sorumluluk yazarların kendilerine aittir

Yorumlar

Bahadır Bülgin   -  Bağlantı 5 Kasım 2018, 12:14

Sevgili Mukaddes Hanım, ellerinize sağlık. Mardin’e tekrar gitmiş gibi oldum. Bir daha ki sefere Kızıltepe kilise Caddesindeki yerel ve yaptığı salatalar ile ünlü kebapçıya mutlaka uğramalısınız. Selamlarımla.

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
 karakter kaldı