SAADET VE MHP’NİN SEYİR DEFTERİ - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

SAADET VE MHP’NİN SEYİR DEFTERİ

21 Haziran 2018 Perşembe

Siyasetin gündelik rutini, son günlere yaklaştıkça söylevlerin ateşi harlanmaya başladı. Siyasi partiler, çalışmalarını Başkanlık yarışının gölgesinde ama kendi meşreplerince alanda devam ettiriyorlar. Her partinin milletvekili adayları, şu satırları yazarken bile düşüncelerimi toparlamayı engelleyecek ölçüde sokak satıcılarını aratmayan hoparlör desibelinde geçit yapıyorlar. Katlanıyoruz.
Önceki gün, hem kamuoyu yoklamalarında, hem de genel seçmen algısında önde sayılan ilk dört partiye ilişkin kısaca analitik değerlendirmeler yapmıştık. Bu partiler sıralamasında yer alabilecek son iki parti Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Saadet Partisi (SP) görünüyor. Her ikisi de uzun tarih aralıklarıyla aynı kaderi paylaşan iki siyasi oluşum.

Aslına bakarsanız 1960 sonrası Türkiye siyasal yaşamının bazı dönemlerinde yer yer ağırlığı olmuş partiler. Her ne kadar isim değişiklikleri olsa da, temsil ettikleri misyon açısından doğrusal bir süreklilik içinde olduklarını söyleyebiliriz.

SAADETİN SEYİR DEFTERİ
Özellikle Saadet Partisi, “Milli Nizam Partisi (MNP)”, “Milli Selamet Partisi (MSP)”, “Refah Partisi (RP)” gibi isimlerle sürdürdüğü geleneğin kesintisiz devamı. Geçmiş dönemlerin renkli kişiliğiyle liderliğini üstlenen Necmettin Erbakan, her dönem Genel Başkanıydı. Türkiye siyaset arenasının da değişmez dörtlüsünden biriydi. Cumhuriyet dönemi politikacılarının içinde hiç kuşkusuz en yaratıcı, en dirençli, mizaha en yatkın ve en hoşgörülü olanlarından biriydi. Diyebiliriz ki, Süleyman Demirel’in daha kentlisi ve inançlısı.

RP ve Erbakan 28 Şubat sonrası yeniden ayağa kalkamadı. Çünkü uzun yıllar yol arkadaşlığı yaptığı, gençliğinden beri yanında parlayan isimler; başta Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan olmak üzere gruptan ayrılıp kendi partilerini kurdular. Sonrası bilinen AKP hikayesi…

Erbakan’ın beğenelim, beğenmeyelim kendi içinde politik bir dürüstlük sergilediğini inkar edemeyiz. Zeki biriydi. Adalet duygusuna önem verirdi. Refah ve barış olgusu her dönem ısrarla savunduğu tezlerinin başlıcaları olageldi. Ekonomik kalkınmayı devletçi politikaları tamamen terk etmeden sürdürmek gerektiğine inanırdı. 1970’li yılları yaşayanlar hatırlayacaktır; nerede boş arazi görse oraya temel atardı. Onlarca yıl mizah dergilerine konu olan temel atma törenleriydi bunlar. Buna karşın liberal ekonomiyle çok fazla barışık olduğu söylenemez.

Saadet Partisi 2000’lerin başından itibaren kendini hiçbir zaman toparlayamadı. AKP’nin MSP döneminde itibaren şekillenen tüm politika yapma biçimini, siyaset dilini kendine devşirmesi ve bunu konjonktürün de yardımıyla liberalizmin sarmalında topluma inandırıcı biçimde sunması, Erbakan’ı politika sahnesinden adeta soğuttu. Sonrasında sağlığı elvermedi ve diğer çağdaşları gibi bu dünyadan göçüp gitti.

Öksüz kalan “milli görüş” AKP tekeline kaldı. Saadet Partisi bu rüzgara karşı savaşamadı ve teslim bayrağı çekti.

2014 yılı Saadet’in canlanma işaretlerini zayıf ta olsa gösterdiği yıl oldu. Yerel seçimlerde varlık gösterememişti ama tezlerini yenilenmiş olarak ilk kez yüksek sesle dile getirmeye başladı. Temel Karamollaoğlu’nun şaibeli geçmişine rağmen meydanlarda ilgi çekici bir dil tutturması, seçmenin de ilk kez dikkatini çekti. 2017 referandumu ise adeta şans oldu. Bu ifadeyi rastgele kullanmadım. Çünkü Saadet geleneği, AKP’den farklı olarak “misak-ı milli” olarak nitelenen ulusal devlet kimliği konusunda geleneksel Cumhuriyetçi tezlerden kopmamıştı. İktidarda olduğu 1990’ların ortalarında Erbakan’ın “ulusal devlet” konusunda televizyon ekranlarından yayınlanan beyanatlarını hala gözümün önüne getirebiliyorum.

SAADET PARTİSİ, SAADET’E ERİŞEBİLECEK Mİ?
Doğrusu benim kanaatim, partinin hala aman aman oy oranlarına ulaşıp mevcut seçim barajını aşabilecek seviyelere ulaşmadığı yönünde. Ama bu kez farklı bir parti kimliği sergiledikleri ve etkili olduklarını teslim etmek gerekiyor.

Yaklaşık elli yıldır “Hak” imgesine çift anlam yükleyen bir parti. Bir taraftan Tanrısal bir adlandırma, diğer yandan hukuksal hak ve adalet kavramlarına karşılık düşen bir anlamlandırma. Bunu, şimdiki seçimlerde başka sembolleri güncelleyip kendi argümanları arasına katarak zenginleştirmeye çalışıyor. Seçimlerin bir-iki ay önce gündeme geldiği zamanlar, Saadet Partisi gençlik örgütünün, dünya devrimci gençliğinin ikonası Che Guevara’ya atıf yaparak slogan ürettiğini hatırlayalım. Bu rastlantısal ya da salt pragmatist değildi kanımca. İçselleştirilmiş bir inancın karşılığı olarak dile getirilmişti.

Şimdiki seçimlerin bir “dip dalga” olarak gelişeceğini öngören aynı partinin Genel Başkanı. Mazlum, ezilmiş, kadre uğramış kesimleri en fazla diline dolayan parti. Kürt sorunu üzerine bir manifesto ile ortaya çıkıp, temsil ettiği siyasal çizgisine karşın aklı başında öneriler geliştiren bir-iki partiden biri.

Evet, seçim başarıları çok belirgin olmayabilir ancak “Millet İttifakı” içinde yer almaları, onların parlamentoda temsiliyetini sağlayacağı kesin gibi. Bunun kendileri açısından bir kazanç olduğunu düşünüyorum. Türkiye parlamentosu ne kazanır derseniz, bence iyi bir hatip ve hitabetiyle kitleleri etkileyen bir parti temsiliyeti kazanır. Halkın kazanımına gelince; bunu ancak seçimlerden sonra görecek ve yargı oluşturabileceğiz. 1974 yılında Ecevit’le Erbakan’ın kurduğu koalisyonun en önemli yararı, 12 Mart işkencehanelerinde ölmekten kurtulanlara af çıkarmak olmuştu. Onlar şimdi Türkiye siyasetine olumlu-olumsuz yön veriyorlar. Bunu hatırdan çıkarmadan yargı oluşturmak gerekir. Gerçi buna karşın “Milliyetçi Cephe” dönemleri hatırlatılabilir ama o günlerin tanıkları, Erbakan’ın en keyifsiz koalisyon ortağı olduğunu da kabul edecektir.

MHP NEREYE?
Soru oldukça ironik. Çünkü nereye gideceği konusunda Devlet Bahçeli dahil hiçbir MHP’linin önünü görebildiğini sanmıyorum. O nedenle bir okur-yazar olarak, sıradan bir seçmen olarak benim görmem hiç anlamlı değil. Ancak yine de kanaat oluşturabilecek verileri MHP’nin yakın geçmişinde bulmak mümkün.

Saadet Partisi gibi MHP de yaklaşık elli yıldır Türkiye siyasetinde rol oynayan partilerden biri. Her dönem kendisini devlet partisi olarak sundu. 12 Mart 1971 darbesi gelişmesinin önünü açtı. Lideri Türkeş, 1960 darbesinden sonra yaşadığı dışlanma sürecinin öcünü o zaman alabildi.

1970’li yıllar, adeta bir tufan oldu MHP için. Milliyetçi Parti niteliği faşist bir parti kimliğine uzandı. Komando eğitim kampları o dönemlerin ürünüdür. ‘Devletle birlikte ve devlet için’ çalıştığını savunmaktan çekinmedi. Alpaslan Türkeş’in 12 Eylül darbesinden sonra kadrolarının tutuklanması üzerine “fikrimiz iktidarda, biz içerdeyiz” beyanı hala belleklerden silinmedi. Bu tam da MHP oluşumunun özetiydi.

MHP VE MİT’İN DEVLET NİKAHI
12 Eylül ve sonrası yönetimler Türkeş’in yakınmalarına sessiz kalmadı. Pek çok kadrosu gençlik yıllarında işlediği suçun bedelini ödemeden salındı. Salınıp bırakılmadı. Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) yurtiçi ve yurt dışında elemanı oldu. Silahlı çete gibi çalıştılar. Devlet adına ama devletin ortalıkta görünmediği pek çok uluslararası suça karıştılar. Sahip çıkılmayanlar tahsilat mafyasına dönüştü.

Bu gelişmelerin durulmasına iki olay sebep oldu. Birisi Susurluk’ta, Denizlili bir sürücünün direksiyonda olduğu ve devlet, mafya, politikacı ilişkilerinin ortaya saçıldığı kaza! Bir DYP milletvekili, bir emniyet müdürü ve İnterpol’ün kırmızı bültenle aradığı eski bir MHP’li ülkücünün kirli çamaşırlarının dünyanın gözü önüne saçılması…

İkinci etken Türkeş’in vefatı, Devlet Bahçeli’nin partinin başına geçmesi ve DSP ile kurduğu koalisyon ortaklığı. Sonrası bilinen hikaye…

Bahçelinin serüveni başka bir yazı konusu olabilir. Biz şimdiki seçimlere kadar devlet yönetiminde ve politik gelişmelerde nasıl bir rol oynadı onu özetleyip, “MHP nereye” sorusunun yanıtına veri sağlayacak olgulara değinelim.

BAHÇELİ’NİN TESLİMİYET PSİKOLOJİSİ
İlk rolü, DSP ile ortaklığı devam ediyorken, tıpkı bu seçimlerde olduğu gibi erken seçim çağrısı yapmasıydı. Sonunda o erken seçimde barajı aşamayıp köşesine çekildi. Sonraki seçimlerde barajı aştı ve epey bir oy düşüklüğü ile AKP’nin kritik dönemlerdeki eşiği aşmasına yardımcı rolünü üstlendi.

2007 seçimleri, 2010 referandumu, iki ayrı Irak tezkeresindeki tutumu bu rolün sonraki dönemlerde nasıl bir gelişme kaydedeceğinin işaretlerini oluşturur.

Tam teslimiyetine kadar Erdoğan ve AKP hakkında sürdürdüğü ağdalı aşağılama, bana her zaman Isaac Deutscher’in evrensel bir tespitini hatırlatır. Sovyetler Birliği’ndeki Stalin terörüne karşı Troçki’nin psikolojisini değerlendiren Deutscher, onlarca yıl önce okuduğum saptamasında, “Troçki ne kadar keskin ve güçlü görünmeye çalıştıysa, aslında içten içe teslimiyetini hazırlıyordu” der.

Devlet Bahçeli’nin (MHP’nin değil) kişisel psikolojisinin son on beş yıllık zaman içinde bu biçimde seyrettiğini düşünüyorum.

Henüz üç yıl önce, CHP ve müttefik saydığı diğer küçük partilerle birlikte Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendi adayını dayatırken, Erdoğan hakkında demediğini bırakmıyordu. Ancak o zamanlar henüz teslimiyet olgunlaşmamış ya da olgunlaşmasını açığa vuracak olgular yaşanmamıştı. Ne zaman 7 Haziran seçimleri sonuçlandı, Devlet Bahçeli için bu bir işaret oldu. Milliyetçiliğinin gereğini sadece Erdoğan’ın bekası üzerine inşa edebileceğini düşündü. 15 Temmuz gerçekleşti, ikircikli Bahçeli işte o zaman kesin olarak doğruyu yaptığından emin oldu. Giderek AKP ile bütünleşti.

İyi Parti oluşumu öncesi parti içinde yaşanan muhalif parçalanma boyunca Erdoğan desteğini almış olmak, vefa borcu yarattı ve geri dönüş kapısını kapattı.

Şimdi “MHP nereye” diye sorulabilir. Seçim atmosferi içinde bu soruya kesin yanıt vermek zor. Ancak yönünü belirlemiş olduğu da aşikar. Ne var ki parti kadrolarında seçim çalışmaları boyunca nükseden rahatsızlık, 24 Haziran sonrası nasıl bir evrim gösterecek, görmek gerekiyor. Ancak ondan sonra bir kanıya varmak mümkün olabilir, sorunun yanıtı o zaman verilebilir.

NOT:
Siyaset gündemine ilişkin yazılarımıza dün ara verdik. Sebebini bir paragrafla açıklamak istiyorum.
Önce ağabey ve dostluğundan gurur duyduğum arkeolog Haşim Yıldız’ı yitirdik. Aynı saatlerde katıksız duygularla sevgi duyduğum başka bir dostu; Denizli maden sektörünün gelişme ve örgütlenmesinde katkı ve emeğine yakından tanık olduğum, Laiodikeia Stane dergisini beş yıl boyunca birlikte hazırladığımız, maden mühendisi Ali Edem’i birkaç yıldan beri devam eden müzmin kansere teslim ettik.
Her ikisinin de toprağı bol olsun. Vefalı insanlar ve sevenlerinin başı sağ olsun.

Not: Yazılar ile ilgili hukuki sorumluluk yazarların kendilerine aittir

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
 karakter kaldı