UNESCO DENETİMİNDE BİR JEOPARK! - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

UNESCO DENETİMİNDE BİR JEOPARK!

18 Kasım 2019 Pazartesi

“Jeolojik Miras” kavramı Türkiye için nispeten yeni sayılır. Önceleri bilimsel bir disiplin olarak yabancı olmadığımız “yerbilimleri” kavramının açılımlarından biri. Biz konuyu özetleyen bilimsel bir makaleden alıntıyla giriş yapalım ve kendi bilgimizin yol açabileceği yanlış anlamalara meydan vermeden devam edelim:

“Hızlı kentleşme, aşırı nüfus artışı ve işsizlik, özellikle gençlerde doğaya karşı yabancılaşmayı ve yerbilimi eğitimine ilginin azalmasını doğurmuş görünmektedir. Buna karşın büyüyen su ve enerji ihtiyacı, doğal afetler, iklim değişmeleri, sürdürülebilir kalkınma vb. ihtiyaçlar insanları doğaya bağımlı kılmaktadır. Bu çelişkili durumun ortadan kaldırılması ve kamuoyunda yerbilimlerine ilginin artırılması için eğitim ve uygulamada yeniliklere gereksinim duyulmaktadır. Bu konuda Kültürel Jeoloji ve Jeolojik Miras’ı yerbilimlerinin yeni açılımları olarak takdim ediyoruz. Kültürel Jeoloji, insan neslinin ortaya çıkışından bu yana ortaya koyduğu bütün faaliyetlerine etki eden doğal nedenleri (iklim, coğrafya, çevre, yer şekli, su ve deniz seviyesi değişimleri, yapıtaşları vb), kısaca kültürü yönlendiren jeolojik süreçleri konu edecektir. Yeni bir eğitim ve araştırma dalı olarak ilk kez Türk yerbilimciler tarafından önerilmektedir. Jeolojik Miras, yerkürenin geçirdiği evrimin kalıntıları olup, jeopark ve jeoturizm uygulamaları için mükemmel kaynak değerlerdir. Bunlar günümüzde çok ihtiyaç duyulan doğa koruma ve sürdürülebilir kalkınma için faydalı araçlardır. Hem Kültürel Jeoloji hem Jeolojik Miras için Türkiye büyük potansiyel taşımaktadır. ” (Türkiye Jeoloji Bülteni, Cilt 60, Sayı 1, Ocak 2017)

Jeopark uygulamaları ile ilgili bilginin kent gündeminde popüler oluşu çok yeni. Üniversitelerde, ilgili bölümlerin uzun sayılabilir bir zamandan beri konu üzerine kafa yoran bilim insanlarını hariç tutarsak, kentin az buçuk entelektüel ilgisi olanları bile jeopark olgusunun ciddiyetini yenice kavramaya başladı.

Ben kendi adıma bunu itiraf edebilirim. Kültür varlıkları, turizm, Pamukkale ve doğal kaynakların korunması üzerine onca yazmış olmama karşın, kavrayışımın geçmişi çok yeni. 2019 Mart ayında, yerel seçimlerin hemen arifesinde TMMOB İl Koordinasyon Kurulu tarafından gerçekleştirilen Kent Sempozyumunda izlediğim Prof. Dr. Mehmet Özkul Hocanın “jeoparklar” sunumu sayesinde oldu bu kavrayış. Onun Pamukkale’nin bizim gündelik algımızın ötesinde, jeolojik bir miras olarak nasıl değerlendirilebileceğini özetleyen yaklaşımı ve konuya ilişkin Türkiye’de akademik dünyanın ilgisini öğrenmek, deyim yerindeyse gözümüzü ve dimağımızı açtı. Ama yeterince üzerinde duramadık. Araya giren sağlık sorunları ve orta uzunluktaki nekahat döneminde, yaptığımız çalışmalara ara vermek zorunda kaldık.

Son olarak ekim ayı ortalarında, Pamukkale Üniversitesi ve Jeoloji Mühendisleri Odası Denizli Şubesi tarafından ortaklaşa düzenlenen “Jeopark Çalıştayı”nda konu yeniden karşımıza çıktı. Üstelik bu kez sadece tek bir sunum değil, 9 ayrı konuşmacının konuya ilişkin çalışma ve değerlendirmelerini dinledik. Çalıştay için bir program hazırlayan düzenleme kurulu, Jeopark uygulamasını şöyle tarif ediyordu: “Yok olması durumunda bulunduğu bölgeye ait bilgi ve jeolojik bir belgenin kaybolacağı, nadir bulunan, yerleşim alanlarının tehdidi altındaki yerler jeolojik miras alanlarıdır ve bunların her biri jeosit olarak nitelendirilir. Aynı ve farklı türden jeositlerin bulunduğu ve yürüme mesafesinden küçük olmayan alanlar ise jeopark olarak düzenlenmiştir. Jeopark kavramı kültürel varlıkları ve biyoçeşitliliği de içine alan bütüncül bir anlayıştır.”

Devamında, “Pamukkale travertenleri ve havzanın farklı kesimlerindeki diğer traverten oluşumları üzerinde ulusal ve uluslararası düzeyde çok sayıda proje çalışması yapılmış ve yayın üretilmiştir. Ancak havzadaki tüm traverten oluşumları bugünkü koruma alanı içinde değildir” açıklamasına yer veren program metni, yapılan Çalıştayın amacını ise şöyle açıklıyordu: “Bu çalıştay ile Denizli Traverten Jeoparkı’nın nasıl oluşturulabileceği, nasıl bir yönetim anlayışının benimseneceği ve kurulacak traverten jeoparkının bilime, eğitime, kültüre ve alternatif turizm faaliyetlerine nasıl bir katkı sağlayacağının ortaya konması amaçlanmıştır.” (Jeopark Çalıştayı program metni, PAÜ, 24-25 Ekim 2019)

TERMALDEN TRAVERTENE
Traverten ne ölçüde jeolojik zenginlik sayılıyorsa, oluşumunda temel rolü olan termal sular da aynı ölçüde jeolojik zenginlikten sayılmalı. Bu durumu Denizli ölçeğinde değerlendirecek olursak, her ikisi de bir arada ve biri diğerinin var oluşunu nedenleyerek bir arada bulunmuşlar tarihsel oluşumları boyunca. Sadece termal sağlık ve termal turizm içinde adlandırdığımız doğanın bu muhteşem armağanı termal kaynaklar, jeopark gibi korumaya dönük bölgesel bir işaret ve düzenlemeye kavuştuğunda nasıl bir zenginliğe dönüşecek, gerisini hayal edin.

İşin başka bir boyutuna değinelim. Pamukkale’nin işletmesi üzerine, 2000’li yıllar boyunca merkezi iktidarla yerel yönetimler arasında sürdürülen paylaşım kavgasına son verecek olan uygulama belki jeopark olacak. Çünkü anlaşılan o ki, UNESCO jeopark uygulamalarının sürdürülebilirliği konusunda merkezi iktidarların yönetme hegemonyasına karşı çıkıyor. Eğilim olarak yerel yönetimlerin etkin olmasından yana. Bu nedenle yerel belediyelerin yönetim organı olarak yaptıkları başvuruya sıcak bakıyor. Örneği Türkiye’deki tek onaylı jeopark olan Kula jeoparkı için yapılan başvuruda yaşanmış. Kula jeopark alanının yönetimi halen Kula Belediyesinin uhdesinde.

Denizli’nin 20 yılı aşkın devam eden Pamukkale’yi sahiplenme talebinin, günümüz Kültür ve Turizm Bakanlığı politikalarınca kabul görmeyeceği açık. Bakanlık, örenyeri işletmesini özelleştirme adı altında herkese verebilir ama Denizli yerel yönetim organlarına asla! O halde kapsamlı bir jeopark dosyası hazırlığı konusuna neden ivedi olarak bakılmasın? Eğer böyle bir dosya hazırlanır ve UNESCO’ya yapılacak başvuru kabul edilirse, bugünkünden çok daha geniş bir alan jeopark statüsü içinde korumaya alınmış olur ve çok daha fazla ziyaretçiyle turizm olanaklarının yolu açılmış olur. Üstelik Buldan, Güney gibi ilçeleri de içine katarak. Bu konuda Denizli Büyükşehir ya da Pamukkale Belediyesinin bilim insanlarıyla yaptıkları ortak çalışmalar var mı bilmiyorum. Eğer yoksa Pamukkale’nin geleceğini ancak böyle garanti altına alabilirler ama hemen adım atmaları kaydıyla!

Aşağıdaki röportajda göreceğiz, Pamukkale’nin jeopark olarak tasarımı, dosya hazırlığı ve başvurusunu kolaylaştırıcı önemli bir unsur var, Pamukkale zaten UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde. Üstelik, Türkiye’den listeye dahil olan 18 kültür mirası dışında, hem kültürel, hem de doğal miras statüsünde iki yerden biri. Bunlardan ilki Kapadokya, 1985 yılında, Pamukkale ise 1988 yılında listeye dahil edilmişler.

Röportajımızı Pamukkale Üniversitesi Mühendislik Fakültesi öğretim üyesi, Genel Jeoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Özkul ve Mineroloji-Petrografi bölümünden öğretim üyesi, aynı zamanda Jeoloji Mühendisleri Odası Denizli Şube YK Başkanlığını yürüten Dr. Öğr. Üyesi Barış Semiz’le yaptık.
Mehmet Hoca yıllardır jeoparklara ilişkin çalışmaları yakından takip ediyor. Çeşitli üniversitelerden ekiplerle birlikte çalışmalara katılıyor ve Denizli’de jeopark konusuna emek veren benim bildiğim tek bilim insanı. Dolayısıyla Jeopark konusunda ilk onun kapısını çaldık.

Yaptığımız görüşmeyi iki bölüm halinde yayınlıyoruz. Hem konunun sindirimi açısından, hem görüşme kaydının uzunluğunun yol açacağı okuma tahammülsüzlüğüne engel olmak için böylesini tercih ettik.

JEOPARK ÇALIŞMALARININ GEÇMİŞİ

Mehmet Hocam merhaba, sizinle bu yılın mart ayında düzenlenen kent sempozyumunda yaptığınız sunumla gündeme getirdiğiniz, Jeopark olgusu üzerine konuşalım istiyorum. Pek çoğumuz bu kavramı, ilk defa o sempozyumda sizin sunumunuzla duymuştu. Ekim ayı içinde bu kez, “Jeopark Çalıştayı” gerçekleşti ve pek çok konuğunuz konuyu ele alan sunum ve konuşmalar yaptı. Benim sormak istediğim şu; kamuoyunun oldukça yabancı olduğu Jeopark çalışmaları nasıl başladı?

Ben isterseniz önce Türkiye’deki bu çalışmaların yakın geçmişine ait bilgi vereyim. Bu konuya yerbilim insanlarıyla beraber hem Ankara’dan, hem Dokuz Eylül Üniversitesinden ilgi duyan bilim insanları var. Bu insanların çabalarıyla gündeme geliyor. Yıllar içinde de bu konu değişik ulusal ve uluslararası kişi ve kuruluşlar tarafından çeşitli toplantılarda gündeme getiriliyor.

TEK JEOPARK KULA’DA

Türkiye’deki tek Jeopark Manisa’nın Kula ilçesindeki volkanik arazi. Neden Kula?

Kula özelinde baktığımızda, bahsettiğim çalışmalar kapsamında epey bir zamandır gerek toplantılarda, gerekse diğer platformlarda gündemde tutulmaya çalışıldı. Bu konuda fikir bazında hazırlık öteden beri vardı zaten. Jeopark konusunun gittikçe ivme kazanmasıyla birlikte, bahsettiğim kişilerin yerel yönetimlerle diyalogları sayesinde ilk defa Kula Belediyesi eliyle bir dosya hazırlanarak Başvuru yapıldı ve bu kabul edildi.

Tabi bu konuda üç yılda bir UNESCO tarafından denetim uygulanıyor. Zaten bu UNEESCO’nun kuralıdır. Mesela miras listesinde bulunan Pamukkale’de de zaman zaman gelip aynı denetim yapılıyor. Standart bir uygulama yani.

KULA ‘SARI KART’ GÖRDÜ

Kula’da UNESCO’nun bir uyarısı olmuş sanırım. Kula Jeopark Müdürünü dinlemiştim çalıştayda, o söylemişti.

Bu denetim sonunda bunlar bir ‘sarı Kart’ yediler. ‘Sarı kart’, işte kalma ile geçme arasında bir uyarı anlamına geliyor. O arada, Türkiye’deki jeopark oluşumunun bir yönetim modeli olması gerekir ancak Türkiye’deki alt yapı yeterli değil. Gerçi işte milli parklarla ilgili, koruma alanlarıyla ilgili bir takım mevzuatlar var yasa ve yönetmelikler anlamında. Fakat jeopark ve jeosit gibi alanlara ilişkin henüz bir yasal alt yapı oluşmadığı için o eksiklik ve sıkıntılar anlamlı olabilir. Buna karşılık ne yapılabilir, yani nasıl bir yönetim kuracağız? Bakanlıktan, yani yukarıdan aşağıya bir yönetim modelini önermiyor, benimsemiyor veya teşvik etmiyor UNESCO. Yerelden bir yönetim modelini destekliyor. Bu şartlarda ne yapabiliriz dediğimiz zaman, “Belediyeler Birliği” akla geliyor. Yani hiç olmazsa seçilmiş bir yönetim modeli.

KULA-SALİHLİ JEOPARKI

Salihli’nin jeopark alanı olarak Kula ile birlikte başvurusu nasıl gündeme geldi?

Tabi burada ilk etapta Kula Belediyesi var. Kula küçük bir ilçe belediyesi olduğu için gücü sınırlı. Neticede orası Manisa’nın bir ilçesi. Bu kez Manisa Büyükşehir Belediyesi biz destek verelim diyor. Yanı başında Salihli belediyesi destek veriyor. Bu kez Salihli “madem biz destek veriyoruz, bizim de jeopark alanına dahil edilecek pek çok tabiat ve kültür değerimiz var” diyor, böylece Salihli de işin içine katılıp yeniden bir başvuru dosyası hazırlanıyor ve alan genişlemiş oluyor. Orası da bundan sonra herhalde, Kula-Salihli jeoparkı diye anılacak.

KIZILCAHAMA 2. JEOPARK OLABİLİR

Kula-Salihli dışında jeopark alanı olarak üzerinde çalışılan yerler var mı Türkiye’de”

Bunun dışında da üzerinde çalışılan yerler var. Mesela Kızılcahamam. Bazı yönleriyle Kula’ya benziyor, orası da volkanik bir arazi. Fakat ilginç bir tarafı var, bizim miyosen dediğimiz jeolojik oluşum, yani 20-24 milyon yıl önceki volkanik faaliyetlerin külleri oradaki ormanı kaplıyor, örtüyor. O zamandan günümüze kadar küllerin içinde kalan bu ağaç gövdeleri, yaprakları, dalları korunmuş oluyor ve giderek kendi içinde taşlaşıyor. Bakıyorsunuz ağaca, sanki bir tomruk gibi duruyor ama gerçekte taştan bir heykel adeta. Bunların benzerleri Midilli’de var. Zaten onlar jeopark yapmışlar halihazırda. Kızılcahamam’la oranın benzerliği neredeyse %90 oranında. Kızılcahamam’daki çalışmalar, özellikle Ankara’daki üniversitelerden bazı hocalar olsun, ilgili bakanlıklar ve Kızılcahamam Belediyesinin destekleriyle belli bir noktaya gelmiş. Gidip dolaştığınızda bazı açıklama, yönlendirme levhaları vb. görüyorsunuz. Fakat orada da Çamlıdere ile Kızılcahamam Belediyelerinin sen-ben çekişmesi var. Dolayısıyla henüz bir dosya hazırlanıp başvuru yapılarak kabul görmedi. Ama Kula ile beraber en fazla eş zamanlı çalışma yapılan yerlerden birisi de orası. Sanıyorum önümüzdeki süreçte oranın da kabul edileceğini düşünebiliriz.

“HİÇ OLMAZSA BEŞ TANE JEOPARK”

Kapadokya ve Pamukkale için jeopark başvuru çalışması var mı?

Göreme ve Pamukkale gibi yerler UNESCO koruması altında. Bunun dışında Ürgüp var, ayrıca Konya Karapınar var ilk etapta ayağa kaldırılması düşünülen yerlerden.

Bundan iki yıl önce Ankara’daki bir üniversitenin önderliğinde yapılan toplantıda, ‘hiç olmazsa ilk etapta beş tane jeopark yapalım’ görüşü benimsendi, bunun üzerinde çalışmalar yapılıyor.

Bu sıralarda, üniversitelerde yüksek lisans konusu olarak tez çalışmalarının sayısı artmaya başladı. Ayrıca bakanlıklarda mevzuat eksikliğinin giderilmesi için sürdürülen çalışmalar var. Artı belediyeler de bu konularla ilgili birimler oluşturmaya başladı. Mesela Ankara Belediyesi, Tunceli’de Munzur Vadisi için Tunceli Belediyesinin yaptığı çalışmalar… Hatta Jeoloji Mühendisleri Odası Genel Merkezi bunu sloganlaştırdı, ‘her ile bir jeopark!’ Ha bu bir dilek ve temenni ama bu fikrin popülerleşmesi açısından böyle bir sloganla dillendiriliyor.

UNESCO’NUN ANA FİKRİ: KORUYARAK SÜRDÜRMEK

Genel bir çerçeve çizmek açısından UNESCO bu işlere nasıl yaklaşıyor? Bu işler için temel kriterleri neler? Kula’ya gösterilen ‘sarı kart’, bu kriterler çerçevesinde olmalı.

UNESCO’nun önemsediği şey, yerküreyi bir bütün olarak değerlendirmek. Bilimsel disiplinlerin birbirinden ayrı alanlarda çalışma yapıyor olmasına karşın, jeopark kavramını öneren sadece jeologlar değil. Bu, UNESCO’da bir kurulun önerdiği bir kavram. Dolayısıyla bunun içinde sadece jeolojik unsurlar yok. İnorganik kısmı, işte kayalar, mineraller vs.ler; ama bunun yanında bir bitki örtüsü var, hayvanlar vb. var, öyle bir bütüncül anlayış. Yani bir yer korunacaksa sadece bitkileri ve hayvanları değil, inorganik kısmının da korunması gerek, zaten bunlar bir bütünün parçaları. Böyle bütüncül bir bakış anlayışı var. Bir de biz insanlar önümüzdeki süreçte dünyada yaşadığımız çevreyi daha farkında olarak, daha sürdürülebilir kullanım anlayışıyla topluma benimsetmek zorundayız. Ve yok olduğunda bir daha yerine konamayacak olan- bu ister jeolojik çeşitlilik olsun, ister biyolojik veya kültürel çeşitlilik olsun- bunları koruyarak yaşamayı sürdürmek. Bunu her ülke kendi toplumuna benimsetsin, UNESCO için ana fikir bu!

KIZILDERE’DE JEOPARK MÜZESİ NEDEN OLMASIN?

Peki bu işi Denizli ölçeğine çekersek, herhalde girişimin en azından bilimsel danışmanlık düzeyinde sürdürücüsü üniversite olur. Ne ki coğrafya hayli geniş. Nasıl bir çerçeve çizilebilir?

Denizli’den söz ettiğimizde, Pamukkale’den söz ediyoruz demektir. Yani Frig ya da Lycus Vadisi dediğimiz bölge. Biz bunu daha genele çevirirsek, sınır epey genişler. Sınır oluştururken de gerekçeli, doğal bir sınır oluşturmamız lazım Mesela Acıpayam’da Keloğlan Mağarası var. Mesela Çal’da Kısık Kanyonu var, Sarayköy’de Tekke Hamamları var. Ayrıca Kızıldere jeotermal sahası Türkiye’de jeotermal çalışmalarının ilk yapıldığı yer. Öyle bir tarihi özelliği var. Yıllarca MTA burayı işletti ama sonra özelleştirildi. Hatta İtalya’da Larderello diye bir jeotermal saha var. Orayı da devlet uzun yıllar işletmiş, şimdi ise özelleştirilmiş. İtalya’nın devlet ortaklı bir petrol firması olan Eni, oraya çadır görünümlü bir müze yapmış. Yani jeotermal İtalya’da ilk kez nasıl başladı, bu günlere nasıl geldi; eşyalar, makineler, gibi malzemelerden oluşan bir müze yapmışlar.

Mesela bizdeki jeopark çalışmaları kapsamında Kızıldere neden düşünülmesin? Listeye bir göz atalım hemen, Pamukkale, Kaklık Mağarası, Honaz değirmenler mevkii, Gökpınar, -Gökpınar’da, yıllar önce, Denizli’nin ilk şehirleşmeye başladığı dönemde elektrik üretilmiş, kalıntıları hala orada- Güney Şelalesi, Kamara Hamamları, antik kentlerin taş ocakları. Tekke Hamamları ve Keloğlan Mağarası da bu listeye eklenebilir hatta Kale-Tabae antik kenti bile düşünülebilir.

İtalya’daki müzeden söz etmişken sormak istiyorum, başka ülkelerdeki jeoparklarda müze anlayışı nasıl? Her parkın müzesi var mı?

Kent müzesi falan diyoruz ya, bu jeoprakların çoğunda, girişinde veya uygun bir yerinde doğal tarih müzeleri var. Yani hem jeoprakla ilgili dokümanlar, objeler vs.ler, hem de başka bölgelerden getirilmiş sergileme objeleri. Yani hemen hemen her jeoparkın bir müzesi var. Diyelim siz gittiniz gezmeye, oradaki görevliler önce sizi müzeye alıp orada bir tanıtım yapıyorlar. Şu anda Kula’da böyle mütevazi bir müze-tanıtım yeri var ama tabi daha görkemli, gerçekten müze olarak projelendirilmiş bir bina olabilir. İyi bilinen bütün jeoparklarda bu tür müzeler var.

Denizli’de çok fazla alanda müzeler yapılabilir. Bunlardan bir de önümüzdeki süreçte jeopark müzesi neden olmasın?
DEVAM EDECEK

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

 karakter kaldı