“HAYVAN ÖLÜLERİ ‘MENDERES’E ATILIYOR” - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

“HAYVAN ÖLÜLERİ ‘MENDERES’E ATILIYOR”

7 Ağustos 2014 Perşembe

denizli-olmeye-yatan-nehir-menderes-buyuk-menderes-kirlilik-yasar-tok-h

Ramazan Bayramı ilk günü sabah saatlerinde İzmir’den ayrılıp Selçuk’a geldim.
Denizli’de 4 yıldır devam eden Heykel Kolonisi’nin gedikli sanatçılarından Ali Dirier yakın tarihlerde Selçuk’tan bir arazi satın aldı, oraya yerleşmeye kararlı. Bayram sabahı, Selçuk’ta, kendine uydurduğu ‘malikanede’ kahvaltı yapmayı günler öncesinden kararlaştırdık. (Uydurduğu diyorum, arazi sit alanı ve çivi çakmak yasak. Dolayısıyla bizimkinin malikanesi bildiğiniz saçtan bir konteyner eskisi. İçi ehven genişlikte olduğundan mutfak, yatak odası ve bir ardiye kısmı oluşturmuş kendine. Gece soğuğu, gündüz sıcağı dışında şikayeti yok!) Selçuk ziyaretimizin sebebi bu. İzmir’e yaklaşık 45 dakikalık mesafe.

Ali’nin arazisini buluyor ve Selçuk’tan tedarik ettiğimiz nevaleyi fıstık ağacı gölgesine yerleştirilmiş heykel tezgahından bozma masaya seriyoruz. Biraz arazi, biraz Meryem Ana-Efes sohbetinden sonra Ayasuluk Kalesi ve St.Jean Kilisesi kazılarına getiriyoruz lafı. Ayasuluk ve kilise kazılarının başında uzun yıllardır PAÜ Arkeoloji Bölümünden Yard.Doç.Dr. Mustafa Büyükkolancı var. Mustafa Hoca’yı arıyoruz bayramını kutlayalım diye, “Ben Selçuk’tayım, uygunsanız müze önündeki çay bahçesinde bekliyorum” diyor.
Kahvaltı temizliğini yapıp Selçuk’a yollanıyoruz. Hoca az sonra geliyor, uzun zaman oldu görüşmedik, buraları ve Hoca’yı özlemişiz. Ali’den, heykel çalışmalarından, arazinin sit alanı statüsünden falan söz ediyoruz.

2

Mustafa Hoca bana dönüp “sen neler yapıyorsun? Tarihin Peşinde’ gezmeye devam mı” diye soruyor. Ona bu yıl neler yazdığımızı, nasıl bir projenin peşinde olduğumuzu, Büyük Menderes gezilerimizi özetliyoruz. “ Bence çok keyifli bir iş yapıyorsun, epey gecikmiş bir çalışmanın yerini doldurur” diyor. Ardından Dinar, Acıgöl, Karagöl vb. üzerine ilginç varsayımlardan söz ediyor.

“Antik çağda” diyor Mustafa Büyükkolancı, “Denizli bölgesine, şimdiki Afyon maden ocaklarından devasa mermerler taşınmış. Bu taşıma işlemi için Menderes nehri çok uygun değil. O halde başka bir yol olmalı. Bana kalırsa, Acıgöl bu taşıma işlemi için kullanılmış. Çünkü o ebatlardaki blokların başka türlü taşınması imkansız. Göl suyu durgun olur. Taşıma işleri için idealdir. Suyollarına bir de bu gözle bakmak gerekir kanımca.”

Bu ilginç ve akla uygun bir varsayım. “Celal (Şimşek) Hoca Laodikeia’da böyle bir varsayıma uygun bulgulara rastlamış mı” diyecek oluyorum, “Onun söyleyecekleri de bundan fazlası değil. Onunla bunu konuşmuştuk” diye açıklıyor.

DİNAR’DA BİR GÖL VAR MIYDI?
Dinar o dönem Coğrafyacı Strabon’a göre Efes’ten son bölgenin en büyük ticaret kenti. Oradan ticaret yolu olarak Acıgöl güzergahı kullanılmış. Nitekim Çardak Han, Hanabat Ovası ve Lycus Vadisi ortalarında Akhan bu ticaret yolunun Roma ve Bizans’tan sonra, Beylikler döneminden günümüze kadar gelişerek kullanıldığını gösteriyor.

Acıgöl’e Dinar’dan ulaşmak için başka bir göl ya da güçlü su akıntısı kullanılmış olabilir mi? Dinar’da Suçıkan dışında başka bir kaynak var. Düden adındaki bu kaynak düz arazide yer alıyor. Binlerce yıl önce, Dinar’da Düden kaynağının bulunduğu yerde bir göl olma ihtimali nedir acaba sorusunu kendime mırıldanıyorum. En azından benim gördüklerim içinde akla en yakın olasılık orada bir göl ya da gölcük olabileceği. Bu türden bir su birikimi ise o çağlarda hem Acıgöl yönüne ulaşım, hem de Büyük Menderes’in su debisinin yüksekliği ve geçtiği suyolundaki genişliği konusunda varsayımları kısmen de olsa değiştirir.

7

Çok yinelenen bir bilgidir; Antik çağda özellikle Çal havzasındaki (Çal-Bekilli-Güney) şarap üretimi önemli ölçüde Roma’ya ihraç ediliyordu. Fıçı ya da pithos-küplerle yola çıkan şarabın Büyük Menderes üzerinden sallarla Efes limanı ya da Milet-Didyma civarından gemilere yüklendiği hep söylenegelir. Çeşitli antik dönem tarihçilerinin metinlerinde detaylı olmasa da bazı bilgiler mevcuttur. Son olarak Çal Yöresi Sempozyumu (01-03 Eylül 2006) için sunduğu bildiride Prof.Dr.Celal Şimşek’in bu bilgiyi teyit ederek yinelediği görülür. Ama Hoca’nın bildirisinde yer alan başka bir detayda ise, bu taşıma işlemi için Lycus vadisinden sonraki etabın kullanıldığı, çünkü suyun durgun olduğu not edilir. Dolayısıyla Büyük Menderes, o çağlarda büyük mermer blokların yukarı havzadan taşınması için yumuşak bir su akıntısına sahip miydi, kuşkulu. Yukarı havzanın Çal’a yaklaştıkça derin kanyonlar oluşturduğu unutulmamalı. Kanyonlarda, özellikle şimdiki Adıgüzel barajı ile Yenicekent-Tripolis civarındaki Lycus düzlüğü arasında uzanan vadiler coğrafyasında sert ve yüksek akıntıların olabileceği hesaba katılmalı.

Mustafa Büyükkolancı’nın varsayımının dayandığı bir başka temel, o dönemdeki topoğrafyanın şimdi değişmiş olduğu. Afyon bölgesinden yüklenen büyük mermer bloklar Acıgöl’den sallarla sevk ediliyorduysa, bu aynı zamanda gölün yüzölçümünün şimdikinden çok daha geniş ve Honaz civarındaki Lycus nehri kaynaklarına daha da yakın olabileceğini düşündürüyor.

Büyük Menderes üzerine yaptığımız gezileri, tarih bilgisi ile tamamlamak ve donatmak için zamanımız olacak. Yeri geldikçe bu konuda daha başka bilgi ve belgelere, kentsel yerleşmelere, ekonomik kaynaklara değinmeye devam edeceğiz. Şimdilik gezimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.

KAVAK KÖPRÜSÜ’NDEN SONRA MENDERES
Çivril’den Baklan’a doğru Kavak köyündeki Roma dönemi köprüsünde bir süre kalıyoruz. Fotoğraf çekiyor, yeni köprü çalışmalarını izliyoruz.

Fazla oyalanmıyoruz. Daha gidecek çok yolumuz var. Büyük Menderes Nehrinin buradan Çal kanyonuna devam eden bölümünü çok bilmiyorum açıkçası. Daha önce Aşağıseyit civarına defalarca gelmişliğim var. Hata aynı köy kökenli bir dostumuz sık sık Menderes’i kastederek latife olarak “ben sahil çocuğuyum” deyişini hala hatırlıyorum. Nehir yolunun sonrasını neredeyse adım adım arşınladım diyebilirim. Ama Denizli-Uşak karayolunu kesip geçtikten sonra nehri hiç takip etmedim.

Kavak köprüsünü geriye doğru geçip, köprü ayaklarından batıya, nehir yoluna devam eden toprak yola giriyoruz. Uzakta bir leylek tek başına uçmaya çalışıyor. Nehir suyu az ve bulanık. Köy girişinde faaliyet gösteren kum eleme ocağı tozu dumana katarak çalışmaya devam ediyor. Yeşil bitki örtüsü adeta beyazımsı bir zarla kaplanmış. Bir süre toprak yolda gidiyoruz. Sonra nehir uzaklaşırken asfalt yola çıkıyoruz. Çal-Bekilli’yi Uşak karayoluna bağlayan tali yoldayız. Yeniden nehir civarına yanaşmak için tarlada çalışanlara yol soruyoruz, tarif ediyorlar. Bu kez başka bir toprak yoldayız. 3-5 kilometre sonra nehri buluyoruz. Çivril’e bağlı Yahyallı Köyü nehir boyuna kurulmuş. Aslında iki köy yan yana. Birinin adı Yahyalı, nehre yakın olan diğeri Yahyallı. Son sayımlara göre ikisinin toplam 650 civarında bir nüfusu var. Düz bir arazide, tarım, yanı sıra hayvancılık temelli bir ekonomiye sahipler.

8

YAHYALLI’NIN KİRLİ ‘DENİZ’İ
Köy meydanında duruyoruz. Meydan kahvesinde soluklanalım, köylülerle tanışıp sohbet edelim niyetindeyiz. Kahve masaları havanın sıcağından uzak, gölgede bir çatı altına yerleştirilmiş. Boş bulduğumuz bir masaya yönelirken, başka masalarda oturanlara selam veriyoruz. Selamımıza hep birlikte karşılık verirken, öndeki masa grubu bizi davet ediyor. Boş sandalyeler bulunuyor ve 5-6 kişilik köy sakini ile kısa bir hoş-beş sohbeti yapıyoruz. “Nereden geliyorsunuz, neler yapıyorsunuz, neden gezi yapıyorsunuz, televizyondan mısınız…” benzeri sorularına yanıt verdikten sonra çaylar geliyor. “Aç mısınız” diye soruyorlar, açız elbette. Ama burada öyle ayaküstü yemek için bir şeyler bulunur mu? Hakan bakkala yöneliyor, bisküvit vb. almak için. İzin vermiyorlar, yumurtalı sucuklu tost yapıyormuş bakkal, ondan yer miyiz? Tabi diyoruz, siparişler sesleniliyor.

Nehir boyuna gezi amacımızı özetliyoruz kısaca. Köylüler olarak neler söyleyebilirler? Çekinmeden yanıtlıyorlar. Nehir suyu hem az, hem kirli geliyor diyor birisi. “Çıtak kum ocağından yıkanmış su bırakılıyor. Bu su da nehir suyunu kirletiyor. Hayvanlar içmiyor suyu, içenlere de zararı dokunuyor” diye açıklıyor. Söz konusu kum ocağı aslında Kavak köyünde kurulu. Ama Kavak yerleşmesi öyle küçük ve Çıtak köyüne öyle yakın ki, sanırım orada her yer Çıtak.

10

HAYVAN ÖLÜLERİ ‘DENİZ’E ATILIYOR
Başkaca şikayetlerinden biri, sulama için nehir suyunun yetersizliği. “Zaten” diyor masadakilerden adı Turan olan köylü, “hayvan ölülerini denize atıyorlar. Suyu zehirliyor. Bazen kokudan yanına yaklaşamıyoruz. Hayvanlar da o suyu içmiyor tabi, içse bile biz sulamıyoruz” diyor.

Tarım ve hayvancılık üzerine sorular soruyoruz. Bölgenin ekonomik girdileri burada da değişmiyor, tarım ve hayvancılık. Tarımsal üretimi ayçiçeği, şekerpancarı, haşhaş, arpa-buğday ve meyvecilik diye özetliyorlar.

Turan bir ekleme yapıyor, İmralı dağından kum taşıyorlarmış kum eleme yerine. Yolları tonajlı araçlara uygun değil, o yüzden yol zeminleri sık sık bozuluyormuş. En önemli şikayetlerinden birinin bu olduğunu vurguluyor. Sonra da “yazın bunları” diyor, “bizim derdimizi seçimden seçime gelip sözde dinliyorlar ama seçimden sonra kimsenin uğrayıp halimizi sorduğu yok.” Her yerdeki ‘politikacı vaadi’ sıkıntısı burada da değişmiyor elbette.

___________________________________________________

Bahar_imaj_450x150

___________________________________________________

Tarımsal atıkların denize bırakılıp bırakılmadığını sorduğumuzda ise bu konuda oldukça dikkatli olmaya çalıştıkları gözden kaçmıyor. “Aramızda densizler var tabi” diyor Turan, “ama çoğumuz tarım ilaçlarını kullanırken, kullanıp kaplarını bertaraf ederken dikkatli oluyoruz” diye açıklıyor.

Nehir yolu üzerinde, devlet müdahalesinin olmadığı iç bölgelerde baştan beri insanların daha bilinçli ve dikkatli olduklarını gözlüyoruz. Onlar suyun değerini biliyor. Gerek tarım ve hayvancılıkta, gerekse iklimde vazgeçilmez bir yaşam faktörü olduğunun bilincindeler. Kirlilik konusunda ise kesin olarak diyebilirim ki, devletin kurduğu ve işlettiği herhangi bir üniteden çok daha çevreci-korumacı davranıyorlar. Çünkü o suya her gün, her an ihtiyacı olan onlar…

Ekmek arası sucuk ve yumurtalarımız geliyor, serin gazozlar söylendi, öğle yemeği faslını kahvede sohbetle birlikte tamamlıyoruz. Kalkma zamanı geldi, öğlenin en sıcak saati. Köy kahvesindekiler nehir boyundan yolu tarif ediyorlar, toparlanıp ayrılıyoruz. “Yine bekleriz” diye sesleniyorlar arkamızdan. “Yolunuz buraya düştüğünde mutlaka uğrayıp çayımızı için.” Eyvallah diyoruz.

4

‘DENİZ’İN ALEMCİSİ
Adı üstünde Menderesler yaparak ilerleyen, kıvrım kıvrım bir nehri takip ediyoruz. Bazen birkaç yüz metrede, bazen de bir-iki kilometrede bir köprü çıkıyor karşımıza. Ve neredeyse her köprü nehir boyunda bir yerleşim alanına bağlanıyor. Beyelli ve Kavaklar köylerini geçip o köprülerden birinin, Hadım köprüsünün üzerinden geçerken altta, nehirde oltasını suya salmış, gölgede bir vatandaş görüyoruz. Köprüyü geçip aracı park ediyor ve uzaktan el sallıyoruz. Selamımızı karşılıksız bırakmıyor. Köprüden yürüyüp yanına iniyoruz. Tanışma faslından sonra “balık var mı” diyoruz, “var” diye yanıtlıyor. Ama eskisi gibi değilmiş. Eskiden daha çok ve büyük balıklar olurmuş. “daha geçen yıl” diyor köprünün gerisini işaret ederek, “işte o gördüğünüz tümsekten bir olta salladım, 50 santimlik balık yakaladım. Şimdi artık orta boy, bir karış uzunluğunu geçmeyen balıklar çıkıyor. Balık tutmak için yeme gerek yok, ekmekle bile tutabilirsiniz.” Buralarda ‘dişli’ dedikleri turna balığı pek makbul. Işıklıdan bu yana hep aynı methiyeleri duyuyoruz Turna balığı için. Ayrıca tatlı su sazanı çıkıyormuş ama ‘dişil’ kadar lezzeti olmazmış.
Su yine bulanık. Sanki sağanak yağmur sonrası oluşan sel suları çekilmeye yüz tutmuş, bıraktığı milin bulanıklığı ile akıyor. “Yan tarafta benim bir ayçiçeği tarlası var, onu sulamaya geldim, sonra sıkıldım balık tutmak için ‘deniz’e indim” diye açıklıyor adının Ramazan olduğunu söyleyen olta balıkçısı rençber.
Su neden bulanık” diye sorduğumuzda, “geriden bulanık geliyor, bir de Kavaklar köyünün kanalizasyon suyunu buraya bırakıldığı söyleniyor” diye yanıtlıyor. Balık ölümü var mı? Şimdilerde yokmuş. İki yıl önce sel gelmiş, selden sonra büyük bir balık ölümü vakıası olmuş.

Hoşça kal deyip yanından ayrılmaya hazırlanıyoruz, arkamızdan sesleniyor, “beni buralara geldiğinizde sorun, görüşelim, bana Alemci Ramazan derler.” Neden Alemci? Buralarda kasaba pavyonlarının gediklisi sayılırmış, hangi pavyona girsek onu tanırlarmış. Böylece Alem mekanlarının gediklisi olarak “alemci” lakabı kendisine yakıştırılmış.

3

ASAR’DA BİR ROMA KÖPRÜSÜ
Yolu takip ediyoruz. Artık Çivril ilçe sınırlarından çıkıp Çal ilçe sınırlarına girdik. Gelinören köyünü geçip Dayılar’a, oradan Çal-Aşağıseyit’e doğru yollanıyoruz. Bu arada geçen haftalarda sözünü ettiğim bir anıyı hatırlatmak istiyorum. Beycesultan Kazı ekibi ile Dayılar, Aşağıseyit arasındaki nehir boyu üzerinde hem bir höyük, hem de bir Roma köprüsünden söz etmiştim. Oraya ilk olarak 6 yıl önce kazı ekibi ile gitmiş, ama köprüyle çok ilgilenememiştim. Yolumuz burada geçiyorken, köprüye uğramak istiyorum.
Yolu şaşırdım. Zaten çok iyi bildiğim bir coğrafya değil. Üstelik dayılardan sonra nehre sadece toprak yoldan ulaşılabiliyor. Epeyce gezip dolaştıktan sonra, nihayet Dayılar köyüne geri dönüyor ve yol üstünde bir çiftçiye rastlıyoruz. Traktörünün bakımını yapıyor. Höyük ve köprüyü aradığımızı söyleyince, yolu tarif ediyor. Bizim dolaştığımız bölgeden neredeyse 90 derece açıyla uzaktaymış.

Çivril geliş yönünü geçip Dayılar yerleşim sınırından sağa sapıyoruz. 2-3 kilometrelik toprak yolu aşıp aradığımız yere ulaşıyoruz. Evet burası. Yakın zamanda define avcılarının köprüyü tahrip ettikleri ulusal basın ajanslarına haber olmuştu. Gerçekten de girişte köprü üstü araç geçemeyecek kadar daralmış. Neredeyse bir bölümünü yıkmışlar. Müze Müdürlüğü ise bir önlem hala almamış. Çalı çırpıyla yol geçişi kapatılıvermiş, yaya gelip geçenler de o çalı çırpıyı kenara itip yeniden kullanıma açmışlar. Nehrin o bölgesinde karşıdan karşıya geçiş için hala aynı köprü kullanılıyor. 6 yıl önce geldiğimde de bu köprüyü geçmiştim ve yanılmıyorsam üzerinden otomobil ve traktör geçebiliyordu.

9

Köprülerin antika avcıları(yoksa hırsızları mı demeli?) için neden bu kadar çekici olduklarını anlamış değilim. Geçen yazımızda sözünü ettiğimiz Peltai köprüsünde de aynı manzaraya tanık olmuştuk. Köprü giriş ayağının oturduğu dolgu bölgenin bir yanı adeta bir metre çapında oyulmuştu. Şimdi de Dayılar asarındaki Roma köprüsünün giriş dolgusundan başlayan tonozun bir kısmı, köprüyü kullanılmaz hale getiren bir yıkıma uğramış durumda.

Nehir yatağı köprünün ayaklarını geçer geçmez genişliyor. Asar dedikleri, aslında çok eski bir tarihöncesi yerleşmesi olan höyüğün kale duvarı sertliğinde yükselen yamacının dibinden kıvrılarak akıyor. Köprünün görünen bölümü dışında başka ayakları olduğunu ‘keşfediyoruz.’ Nehrin şimdiki aktığı yol dışında köprü ayak sayısı karşıya doğru görünenden biraz daha fazla. Ağaç kökleri ve dallarından hiçbir şey net görünmüyor. Kemerli-tonozlu ayak bağlantıları karşıda sapasağlam, ama Dayılar yönündeki giriş kullanılmaz durumda. Bizans ya da sonraki dönemlerde epey bakım geçirmiş köprü. Ama Roma dönemi karakteristiğini hep korumuş. Binlerce yıl hem nehre, hem insan kullanımına ve hem de doğanın afetlerine karşı dayanmış. Suyun bulanık hali devam ediyor.

Höyüğe yıllar önce çıkmıştım. Halen aynı biçimde duruyor. Yine kaçakçıların açtığı çukurlar, yine eski çağların bütün zaman aşamalarını okuyabildiğiniz keramik koleksiyonu olduğu gibi sergilenmekte.
Suya dokunup, ağaçların gölgesinde serinliyoruz. Köprüyü arabayla aşabilir miyiz diye bir kez daha kolaçan ediyoruz ama nafile! Geldiğimiz yoldan dönüp ana yola çıkacak ve oradan devam edeceğiz.
Çevre tümüyle tarım arazisi. Bölgenin bütün tarımsal özelliklerini bir arada görebiliyorsunuz. Ek olarak üzüm bağları çoğalmaya başladı. Malum, Çal’a gidiyoruz, Çalkarası’nın topraklarına!

6

ÇAL KANYONUNDA FİNAL
O gün gezimizi Çal Kanyonu’nda noktaladık. Önce Aşağıseyit’e geldik. Çoğumuzun aşina olduğu koyun atlatma şenliklerinin yapıldığı köy köprüsünü geçtik, köyü dolaşıp nehir yoluna yeniden indik. Nehre doğru köyün güneyinden yeni bir toprak yol açılmış. Meğer devlet su işleri nehir üzerinde sulama ünitesi oluşturuyormuş. Bilgi alacak kimseleri göremeyince geri dönüp yönümüzü Yukarıseyit köyüne çevirdik. Aşağıseyit köyünün Çal yoluna bağlandığı noktadan kanyon girişine toprak bir yol ayrılır. Çok eski bir yoldur orası. İleriye doğru, kavakların, incir, armut ve erik ağaçlarının gölgesinde devam edip bir zamanlar alabalık gazinosu olarak işletilen, kaynak suları ile beslenen bir alana gelirsiniz. Şimdilerde terk edilmiş gibi duruyor. Ya da işletilemeyen bir eski işletme. İşte onun çardak misali, bol gölgeli, nehri birkaç metrelik duvarla yukarıdan gören oturma bölümünde durup Menderes’in salına salına kanyona doğru akışını izlersiniz. Bundan önce defalarca gittiğim bir yer. Özellikle sonbahar aylarında harika görüntüler verir. Yeşilin sarıya döndüğü bütün tonları nehrin iki yanını kaplayan kavak yapraklarında hayranlıkla izlersiniz. Bizim gittiğimiz zaman yaz başıydı ve her yer parlak koyu bir yeşilin işgaline bürünmüştü.
Biraz soluklanıp su içtik, az dinlendik, kanyona doğru bakıp, “buraya bir kez daha gelmeli, kanyonu Çal çıkışına kadar yürüyerek geçmeli” deyip toparlandık.

Oradan yukarı, Yukarıseyit’e çıktık. Ali amca(Ali Boz)’ya baktık yerinde mi diye, göremedik, geçip gittik. Önce Çal Kanyonu çıkışında Denizli İl Özel İdaresi’nin birkaç yıl önce yaptığı 150 metrelik güzergahı gezdik, sonra Çal Belediye Başkanı Fethi Akcan’ın konuğu olduk.
(Devam edecek)

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
 karakter kaldı