MENDERES’İN SONUNA YOLCULUK - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

MENDERES’İN SONUNA YOLCULUK

1 Mayıs 2015 Cuma

denizli-öleyeme-yatan-nehir-menderes-yazi-dizisi-yasar-tok-hGezi yolculuğumuz bu kez tersinden başladı. Büyük Menderes’in Ege Denizi ile buluşmasına gittik. Söke’de, Büyük Menderes deltası olarak bilinen, batısı denize, doğusu uçsuz bucaksız ovaya açılan yere… Deniz börülceleri, pelikanlar, sazdan yapılmış balıkçı kulübeleri ve balıkçıl kuşlarının yurt edindiği, Büyük Menderes’in 548 km’lik yolculuğunun son noktasına!
***
Uzun gezi yazıları yazmanın zor bir tarafı var.

İlk ve değişmez koşul, yazacağınız bölgeyi, mekanları ve yöreyi gezmek. Beraberinde o bölgenin kültürünü, insanını ve toprağını gözlemek. Yaşanan sorunları ancak böyle anlayabilirsiniz.
İkinci koşul, neye, nereye bakacağınıza önceden karar vermek. Baktığını görmek, gördüğünü yazmak ancak böyle mümkün oluyor. Yoksa hayat o kadar çeşit içeriyor ki! Yazmak için masa başına oturduğunuzda ipin ucunu kaçırmak işten bile olmuyor.

Böyle bir yazı için son koşulu doğru hedef oluşturuyor. Kimlerle görüşeceksiniz, hangi soruları soracaksınız, hangi yanıtlarla karşılaşacaksınız, bu soru ve yanıtlar yapmak istediğiniz işe uygun içerikte mi?

Bilgi edinmek açıklık gerektirir. En zor olanı da bu olsa gerek. Açık bir toplumda yaşamıyorsanız, bilginin doğru kanallarına ulaşmak, açıklıkla o bilgiyi edinmek çoğunlukla mümkün olmuyor. Doğal olarak edinildiği kadarı da doğru bilgi olmaktan uzak kalıyor.

Bizim yaptığımızı doğa gezileri, görmek duygusunu köreltecek turistik geziler ya da tatil gezilerinden ayıran en önemli fark, bir konuya odaklanmış olması. Bir de bölgesel olarak ve amaca uygun biçimde alan sınırlaması içermesi. Bu, yazma edimini biraz daha güçleştiriyor. Zaten yeterince uzun olan anlatımı giderek dağınık, anlaşılmaz, birbirinden kopuk bölümlere dönüştürüyor.
Uzun süren ve birkaç mevsimdir devam eden gezi serüvenimiz boyunca tüm bunları dikkate alarak yazmaya çalıştık. Halen aynı biçimde odaklanarak, ele aldığımız konuya ilişkin satır karalamaya devam ediyoruz. Birkaç hafta daha sürecek olan Büyük Menderes çevre yazıları için bundan sonra daha genel ve değerlendirmeye dönük bölümlere yer vereceğiz. Bu ise gezi tadını azaltabilecek. Dikkatli ve ilgili okurun bizi anlayacağını umuyorum. Çünkü yaklaşık 40 haftalık bir yazma süreci sonunda bunu yapmazsak, gezi yazıları formatının anlamı kalmayacak. Neden gezmiş, gözlemiş olduğumuzun değeri sınırlanacak.

Yukarıdaki satırlarla anlatmaya çalıştığımızı özetlemek gerekirse, yaptığımız geziler ve yazma edimi; Büyük Menderes Havzası’nın tarih kültürü, doğal iklimi, insan yaşamı ve tarım, turizm gibi üretim ve tüketim geleneklerini çevre faktörü ile birlikte izlemek amacındaydı. Bunu kendi ölçeğimizde başardığımızı sanıyorum. Sona doğru yaklaşırken, ilk yazılardan itibaren tutturduğumuz anlatım senkronizasyonunda yaşanacak sapmanın, konunun ele alınış yöntemiyle ilgili olacağı bilinmeli. Anlatımımız eğer böyle bir derlenip toparlanma yazılarına dönüşmezse, sonuçsuz kalacaktı. Biz ise tam bir yılını dolduran “Ölmeye Yatan Nehir” yazılarına böyle bir finali layık göremezdik.
3YAZILMAMIŞ GEZİ NOTLARI
Geçen yılın yaz sonunda yaptığımız ve notlarını yayınlamadığımız bir geziyi özetleyerek başlayalım bu hafta.

PAÜ Biyoloji Öğretim Üyesi Prof.Dr. Mustafa Duran ve Yard.Doç.Dr. Gürçay Kıvanç Akyıldız ile o mevsimin son gezisine birlikte çıktık. Daha doğrusu bu kez ben onların gezisine ortak oldum.

Sanırım Kasım ayının ilk günleri. Havalar hala sıcak. Sonbahar gelmiş ama mevsimin haberi yok. Gürçay Akyıldız telefonla arayıp, birkaç kez erteledikleri Adıgüzel Barajı’na botla girip karşı kıyılardan su ve canlı örneği toplama çalışması için gün verdi. Hafta sonu teçhizatı alıp Baraj kapaklarının olduğu Güney-Çal yolu üzerinden botla açılacaktık.

4O gün yola çıktık. Bize eşlik eden bir de lisans öğrencisi arkadaşımız vardı. Toplam 4 kişilik ekip. Güney ilçesine varıp kahvaltı niyetine birer çorba içtik. Ardından doğruca Adıgüzel’e geçtik. Öğleye doğru botumuzu hazırlayıp baraj sularına açıldık. Güneş, gökyüzü ve suyun mavi-yeşil koyuluğu içinde süren yolculuk sanki boşlukta devam ediyordu. Barajı çevreleyen kıyılardaki seviye düşüşünün ürkütücülüğüne daha yakından tanık oluyorduk. Birkaç hafta önce gittiğim Çal gezisinde yine Adıgüzel’e uğramış, Bahadınlar Köyü civarındaki Apollon Lairbenos tapım alanı yanındaki toprak yoldan baraj kıyısına inerek fotoğraflamış ve o gezi notlarında su seviyesindeki düşüşün sadece mevsimsel değil, yıllardır yaşanan yağış kuraklığının bir sonucu olduğunu (yetkililerin çeşitli beyanatlarında dile gelen teyidiyle) belirtmiştik. Bu kez aynı düşüşe daha yakından tanık olmaktaydık. Su seviyesindeki düşüş çift haneli rakamlarla ifade edilmekteydi.

2Müthiş bir görsellik içinde süren yolculuk, Medele(Yeşiloba) yönündeki bir koyda son buldu. Kıyıya çıkıp, önceden tanıdığımız balıkçının kulübesine uğradık, yoktu. Kendisi için aldığımız çay, ekmek, şeker gibi ihtiyaç paketini kulübeye bırakıp kıyıda atılmış birkaç küçük balık ağını kontrol ettik. Mustafa Hoca’nın örnek olarak kullanmak istediği balık türlerinden biri ağa takılmıştı. Sudan çekip yanımızda getirdiğimiz canlı kovasına aktardık. Mustafa ve Gürçay Hoca kıyıdaki mikro canlılarla ilgili gözlemlerini tamamladıktan sonra yeniden botla kıyıda ilerlemeye başladık. Koya doğru uzanmış burunu kuzeye doğra aşınca, bizim kulübenin sahibini balıkçı kayığında bir arkadaşıyla sohbet ederken bulduk. Merhabalaştık, biraz sohbet ettik, ağdan alınmış balık için ‘helalleştik’, ikinci bir canlı balık türü için yardımcı oldular, onu da kovaya aldık. Sonra hoşsohbet balıkçıyı geride bırakıp geldiğimiz yöne doğru ayrıldık. Yol boyunca onlar suyu bir takım aletlerle ölçtüler, derinlik, yoğunluk, canlı türü vb. hesaplaması yaptılar, not tuttular, ben fotoğraf çektim. İlk yola çıktığımız kıyıya yanaştığımızda aradan birkaç saat geçmiş, gün devrilmiş, hafif rüzgar ortalığı serinletmeye başlamıştı. Acıkmıştık.

Oralarda sabrederseniz, en uygunu geriye doğru Güney Şelalesi’nde balık yemektir. Biz de öyle yaptık. Direksiyonu kırıp Güney’e vardık. İlçe içinden geçip eski yola, Cindere Barajı’na bağlanan yola indik, oradan dönüp baraj kıyısına açılan yeni yoldan Güney Şelalesi’ne ulaştık.

Şelale, eski görkeminden çok şey yitirmişti. Gerçi yeni düzenleme ile su miktarı hatırı sayılır ölçüde artmıştı. Adeta gökten sadece su yağıyordu. Her yere su kanalları yapılmıştı. Ama yine de o eskinin silüetini aramadan edemiyordunuz. Kendi çektiğim fotoğraflarda eski şelale görüntüsünü hep Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’in siluetine benzetirim, gözüm onu aradı. Belki alışkanlık, belki estetik kaygı, bilemiyorum. Bir de Prof.Dr. Velittin Kalınkara’nın Cindere barajı için su toplanmadan önceki tahta köprüyü çektiği olağanüstü güzel fotoğrafın bende asılı kalan siyah turuncu imgesi belleğimde canlanıveriyor. (Aynı fotoğrafı Güney Şarap ve Kültür Şenlikleri için hazırladığımız bir kataloğun kapağında kullandığımızı hatırlıyorum.)
Yemeğimizi canlanan hatıralar ve gezi sohbeti ile noktaladık.

SON NOKTADAN BAŞLAMAK
Birkaç hafta önce, Mustafa Duran Hoca ve Yard.Doç.Dr. Gürçay Kıvanç Akyıldız ile Büyük Menderes’e son bir sefer daha eylemek üzere sözleştik. Hep Yukarı Havza’da gezmiştik, artık sıra ‘aşağı’daydı. Birlikte yaptığımız o son bot gezisinin üstünden altı ayılık zaman geçmişti. Menderes’i sona doğru yeniden gezip görmek, izlemek ve bilim insanı gözünden değerlendirme almak cazip olacaktı. Hoca aynı güzergahta su izleme istasyonları bulunduğundan söz ediyordu, doğrusu merak ediyordum.

4-1Nisan’ın son haftası ve haftanın ilk iş günü. Yola çıkışımızdaki hedef önce Çine Çayı-Büyük Menderes birleşme noktasıydı. Aydın açıklarında, Çine-Muğla yolunda, Aydın Otobüs terminalini geçer geçmez hemen sağa sapan tarla yollarından gidiliyordu.

Sabahın erken saatinde mesaiye başladık. PAÜ Fen-Edebiyat Fakültesi önünden başlayan yolculuğun ilk durağı Buharkent’i geçmeden sağda, kooperatif olarak işletilen kahvaltı yeri oldu. Bu tür yolculukların keyiflerinden biri de, bilinmeyen yeme-içme merkezlerini keşfetmektir. Sabah kahvaltısı o nedenle çoğunlukla evde yapılmaz. Yola çıkılır, yolda merak edilen ya da önceden saptanıp bilinen bir mekanda kahvaltı edilir. Biz de öyle yaptık. Yarım saat kadar kahvaltı molasıyla geçen zamanı günün gezi planlaması ile tamamladık.

Yeniden yola çıktığımızda artık hedef Söke’de, Didim’e arkadan dolaşan (Güllübahçe, Doğanbey üzerinden Miletos’a, orada Didim’e uzanan) yol üzerindeki Büyük Menderes bağlantılı kanallar ve onların Deniz’le birleştiği noktaydı. Ege’ye, açık deniz kıyılarına gidiyorduk. Yolu tersinden izleyecektik.

Artık mola yok. Günler uzamış olmasına karşın hedeflediğimiz güzergah oldukça uzun ve gün içinde tümünü gezmek için hızlı davranmalıyız.

6Yol boyunca Mustafa ve Gürçay Hocalarla antik yerleşimleri, bölgedeki akarsuları, suların temizlik ya da tarımda kullanılabilirliklerini, kirlilik unsurlarını, barajları-göletleri konuşuyoruz. Onlar daha önce bu bölgede epeyce gezip ölçüm yapmış ve örnek toplamışlar. Elde ettikleri o dönemin sonuçlarını anlatıyorlar. Ben de eski kent yerleşmelerine zaman zaman yaptığım gezileri ve tarihçelerini sohbete konu ediyorum. Velhasıl keyifli ve sıcak bir yolculuk oluyor. Hava yükselmiş, sıcaklık otuzlu derecelere dayanmış.

Birkaç hafta önce yaptığım Yenipazar ve Aydın gezi-görüşmelerini anlatıyorum. Su baskını, baskın sonrası coğrafyadaki ‘sulu’ panoramayı özetliyorum. Sultanhisar yamaçlarına kurulmuş antik Nysa kentine yaptığım yolculuğun gözlemlerini aktarıyorum.

Aydın’ı geçip eski yola giriyoruz. İncirliova, Germencik üzerinden çevre yoluna, oradan Söke’ye… Söke’yi de geçip ovaya açılan bölünmüş karayolu kavşağından dönüyor, Güllübahçe yoluna sapıyoruz. Hemen sapaktan itibaren dizilmiş rüzgar panelleri dikkati çekiyor. Yol eski olmasına karşın zemin bakımlı. Güllübahçe’den çıkıp Doğanbey köyünü de geçiyor ve kavşaktan Didim yoluna sapıyoruz.

5GÖKYÜZÜNE ASILI GÜNEŞİN BEREKETİ
Burada durup kısa bir bilgi özetleyelim.

Güllübahçe’den sonra Doğanbey’e ulaştığınızda yamaçlarda, dağa sırtını dayamış olağanüstü güzellikte olduğunu düşündüğüm Priene antik kentini görürsünüz. Kent Roma döneminde de ihtişamını korumuş, ama daha önceleri, Helenistik dönemde kurulmuş bir yerleşim. Olası ki, Ege adalarından göçen Helenler tarafında inşa edilmiş. İyonik bir Helen karakteri taşır. Karia ülkesi topraklarının sınırına yakın bölgededir. O nedenle mimari özelliklerinde hem İyonik, hem de Kariatik izlere rastlamak mümkündür. Tiyatrosu klasik Helen karakterindedir. Hala sapasağlam ayakta… Kutsal alanı, agorası, meclis binasının kalıntıları yoğun olarak varlığını sürdürmekte. Kalıntıların çok fazla aşınmadığı söylenebilir. Bunun sebebi, arazinin tarıma elverişsiz oluşu ve şehrin günlük yaşamın ayağına dolanmayacak kadar yüksekte kurulması olabilir. Bir de suyun olmaması diyebiliriz. Zaten yoldan geçerken baktığınızda akropol olduğunu düşündüğüm ve şehrin sırtını dayadığı dik, çok yüksek, kayalık tepenin zirvesine hiç çıkılmaz gibi görünüyor. Ya da epeyce dağın sağından, solundan yol kat edip tırmanarak ulaşılabilir. Bu da neredeyse yarım günlük zaman demektir. Dolayısıyla bölge insan istilasından binlerce yıl boyunca nispeten ırak kalmış. Sonuçta kentin kalıntıları doğanın yıpratıcı etkisi ve antika meraklıları-hırsızları dışında ilgi odağı olmaktan kurtulmuş.

İşte o kentin baktığı yer, tam Büyük Menderes’in Ege Denizi ile buluştuğu noktadır. Güneş gökyüzünün tepesine asılı kalmış gibi gün boyu kentin üzerine, denize ve ovaya bakar. Doğumu ve batımı neredeyse sonsuzluktan sonsuzluğa geçiştir. Bu nedenle günler o kadar uzun olur. Ovanın, suyun ve denizin bereketini de bu ışık bolluğu sağlıyor olmasın? (Bu ilk izlenimden elde edilen bilgilerin sağlamasına Vikipedia’dan da ulaşabilirsiniz.)

___________________________________________________

Bahar_imaj_450x150

___________________________________________________

RUM GÜMRÜĞÜNDE BİR KAÇ KADEH
Doğanbey köyünü geçip Didim yönüne sapmadan, eski yoldan devam ederseniz, denize ulaşırsınız. Orada Dalyan mevkiini geçin ve yolu sonuna kadar takip edin.Yolun bittiği yerde eski bir Rum gümrük binası vardır. Yıllar önce ilk gittiğimde oldukça salaştı. Sonraki gidişlerimde ise gümrük binasının restore edilip yataklı işletme olarak kullanıldığını gördüm. İşte orada, adeta denizin içine atılmış masalarda taze deniz mahsullerinin her türlüsünü yiyebilirsiniz. Şimdilerde pek ucuz olmayabilir ama Ege’yi, mitolojiyi, masalları ve efsaneleri seviyorsanız ilk fırsatta bir yolculuk yapın. Hepitopu Söke’den 30-40 km’lik mesafede. Denizin ve güneşin Ege’de bu birkaç dönümlük mücevheri nasıl olup ta sakladığına ve aldığınız doğa keyfine şaşıracaksınız. İçeceğiniz birkaç kadehi çoğaltmamak için kendinizle kavga edeceksiniz.

Ama biz o gün orayı ziyaret etmedik. Didim yoluna dönüp, Söke ovası içinden geçen Büyük Menderes’in denize uzanan kanallarını izledik, fotoğraflayarak işimize baktık. Dört ayrı kanal geçtik. Mustafa Duran Hoca, bu kanalların tümünün B.Menderes’ten ovada ayrılıp denize yöneldiğini söyledi.

9KANALLAR YOLLAR DENİZLER
Bu bölgeye aslında sonbahar aylarında bir kez daha gelmiştim. Amacım bir ön izleme yapmaktı. Ama gün içinde çok geç kalmıştım. Sadece Didim’e doğru gitmiş, yol üstünde kanalları görmüş, ardından Miletos antik kentinde geziyi sonlandırmıştım. Priene’e son kez o gün çıkmıştım. Yine güneş ve denizin dansını görmüş ve video çekimi ile o dansa katılmıştım. Yol çalışmalarına o günlerden aşınaydım.

Şimdiki yolculuğumuzda da aynı yolu takip ettik. Kanalları yol köprülerle kesip geçiyor. İkinci kanal üzerinde, sonbahar ziyaretimde de gördüğüm yol için köprü genişletme çalışmaları halen devam ediyor. Nehir zeminine çakılmış demir kazıklar üzerine, oldukça kalın, yatay demir plakalar kaynak yapılıyor, yolun birkaç metre karşılıklı olarak genişletilmesi için çalışılıyordu. İleride, başka bir kanal üzerindeki köprü ayaklarına “B.Menderes” levhası asılmıştı.

Mustafa Duran Hoca, kısa bilgilerle bize nehri ve buradaki düzenlemeyi anlatıyor. Eskiden nehir taşkınları daha fazlaymış. Şimdi kuraklığın yarattığı su azalması nedeniyle taşmaya pek rastlanmıyormuş. Ama bu yılın yoğun yağışları, eski taşkınları geri getirmiş. İşte bu gördüğümüz kanallar, hem sulama, hem de bu taşkınları önleme amacıyla açılmış. Ovada açılan başka kanallarla da taşkınların Bafa Gölü’ne yönlendirmesi yapılıyormuş.

Denize ulaşmak için nereden gireceğiz? “İkinci kanalın sağındaki toprak yola gireceğiz” diyor Mustafa Hoca. Daha önce gelmiş buraya. Yağışlı bir mevsim olduğundan arabanın yolun ortalarında çamura saplanıp kaldığını ekliyor verdiği bilgilere, “o nedenle” diyor, “umarım bu kez çamur yoktur yolda.” Umarız yoktur. Gürçay Hoca ekliyor, “merak etmeyin, çamura saplanmış arabalar itinayla kurtarılır.” Bizim geçen yaz sonlarında, Çürüksu gezilerine çıktığımız yolculuklarda sık sık arabanın çamura saplanması esnasında yaptığı kurtarma hamlelerini hatırlatıyor. Eh bu konuda oldukça başarılı sayılır, yüreğimize biraz su serpiliyor.

Kanalın sağından girecek ve Denize ulaşacağız. “Hocam denize uzaklık mesafesi ne kadardır” diyorum, “birkaç km. var” diyor. Biraz çekiniyorum ama çaresiz gireceğiz yola. Hem kaç zamandır nehrin tam denize döküldüğü o noktayı merak etmiyor muyum? Heyecanlıyım.

Haftaya: B.Menderes Ege ile buluşuyor.

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
 karakter kaldı