MUSTAFA KEMAL VE MAKBULE HANIM
Av. Tercan Türkmen yazdı...
Mustafa Kemal’in beş kardeşinden biridir Makbule Hanım.
Atatürk’ün Makbuş’udur o…
Hem ağabeyi Atatürk hem de eşi Mustafa Mecdi Bey ona “Makbuş” diye hitap etmektedir. Mustafa Kemal’in doğumundan dört yıl sonra dünyaya gelmiş olan Makbule Hanım’ı, Hüseyin dayısının Langara’daki Rabza Çiftliğinde ağabeyi Mustafa Kemal’in arkasında karga kovalarken hatırlarız. Sayın Bardakçı’nın araştırmalarına kadar akademik dünya da aynı yerde hatırlar ve unutur.
***
Tam bir muhafazakâr Rumeli kadınıdır Makbule Hanım. Konuşmalarında ve yazdığı mektuplarda da görünür bu. “Ağabey”i “abey”, “hane”yi “ane”, “görüştüğüm”ü “gürüştüm”, “affınız” ı “haffınız” şeklinde telaffuz edip yazmıştır. Selanik’e ve Rumeli’ye bağlılığı ise yalnızca konuşma anında ve yazı dilinde değil sosyal çevresinde de kendini gösterir. Selanik’ten Türkiye’ye gelen akraba ve ahbaplarıyla hayatının sonuna kadar sıkı bağlar kurar.
Gençliğinden itibaren Balkan Savaşları’na ve Selanik’in düşüşüne tanıklık eder; Selanik’ten İstanbul’a geldikten sonra ise I. Dünya Savaşı ve ardından İstiklal Savaşı yıllarını yaşar. Nitekim Mustafa Kemal’in 17 Ocak 1914 tarihinde Cemal Paşa’ya yazdığı mektupta,
“Selanik’te valide ve hemşire çırpınıyor, İstanbul’da enişte sefil sürünüyor.” ifadeleri yer alır. Mektuptaki bu ifadeler, ailenin içinde bulunduğu sıkıntılı durumu anlamaya yetecektir.
***
Mustafa Kemal ve en küçük kardeşi Naciye Hanım, hem fiziksel görünüşleri hem de kişilikleri bakımından anneleri Zübeyde Hanım’a daha çok benzer. Zübeyde Hanım’ın kararlı ve mücadeleci kişiliği ise Makbule Hanım’da pek görülmez. Makbule Hanım, diğer kardeşlerine göre daha ağırbaşlı ve sessiz bir karaktere sahiptir.
***
Yıllarca yatılı okullarda okuyan, cepheden cepheye koşan Mustafa Kemal kardeşiyle yıllarca ayrı kalmıştır. İki kardeş ancak 1923-1938 yılları arasında uzunca vakit geçirebilmiştir. Makbule Hanım, her daim abisine danışmış, onun sözlerini emir telakki etmiş ve abisinin sözünden de çıkmamıştır. Mustafa Kemal, belki yıllarca kardeşinden ayrı kalmanın verdiği özlemle Makbule Hanım’ın tüm isteklerini yerine getirmiştir.
Mustafa Kemal’in 1938’deki vefatıyla birlikte Makbule Hanım’ın hayatında yeni ve çetin bir dönem başlar. Makbule Hanım’ın Atatürk hayattayken de var olan sağlık sorunları, ağabeyinin vefatından sonra giderek artar; buna bir de geçim sıkıntısı eklenir. Yaptığı röportajlarda çoğu kapının yüzüne kapandığını, çevresinde pervane olanların kendini hiçe saydıklarını anlatmaktadır. Hatta bu sıkıntılar öyle artar ki Aralık 1947’de Meclis’e başvurarak, ağabeyi, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün vatana olan hizmetleri dolayısıyla kendisine aylık bağlanmasını dahi talep eder.
Atatürk’ün geride bıraktığı tek emaneti olan kız kardeşinin bu durumda bulunması başlı başına düşündürücü ve utanç verici bir tablodur.
Şubat 1948’de bazı mebusların, Makbule Hanım’a maaş bağlanmaması yahut düşük bir maaş verilmesi, evlenmesi hâlinde maaşının kesilmesi ve zam yapılmaması yönündeki ifadeleri, yaşananların boyutunu daha da çarpıcı hâle getirir.
***
Anlaşılıyor ki uzunca bir süre Rabza Çiftliğinde ağabeyi ile kargaları kovalarken belleğimizin bir köşesinde bıraktığımız Makbule Hanım, ağabeyinin yokluğunda tam bir kimsesizliğe terk edilmiştir.
Yaşarken kapıların yüzüne kapandığı, hayattayken unutulup yalnızlığa mahkûm edilen her can gibi…
18 Ocak 1956’da son nefesini verdiğinde ise hayatı boyunca esirgenen o ilgi, musalla taşı başında cömertçe sergilenir:
Makbule Hanım, protokolün eksiksiz katıldığı görkemli bir törenle son yolculuğuna uğurlanır.
Tıpkı yaşarken göremediği vefayı, ancak toprağa düşerken alabilenlerin kaderi gibi…
