EN GÜZEL VADİ BARAJ KURBANI   - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

EN GÜZEL VADİ BARAJ KURBANI  

10 Kasım 2016 Perşembe

ic_kapak

 

İç Egenin en sulak ilindeyiz. Neredeyse ‘dört bir tarafımızdan’ sular akıyor.

Nostalji olsun diye bile olsa hala Çınar da, Meserret sokakta, yolun ortasındaki arktan 24 saat boyunca su salınmıyor mu?

Evet, şehir yerleşiminin orta yerine baraj(Gökpınar) yapma biraz garabet gibi durabilir.

Ya da binlerce yıllık bölge kültürü içinde çok özel bir yeri olan vadideki nehri (Çürüksu/Lycos) kentin sanayi atıkları kanalizasyonuna çevirmek aynı garabetten sayılabilir.

Ama olsun, akıyor ya! Şimdi su gibi akıyor olabilir. Ama hiç olmazsa bir zamanlar su değil miydi?

 ***

Su demişken;

Biz ‘su, altından daha değerli’ diyoruz” buyurmuş Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Zolan. Olan bitene bakıp bakıp ‘La Havle’ çekiyorsanız, çekmeyin. Adam haklı!

Baksanıza ne demiş Ugandalı Bakan Ronald, “Sizden öğreneceğimiz çok şey var!”

Aynı şeyi bana söyleseler, vallahi o gazla gider elime yüzüme bulaştırdıklarım dahil ne varsa adamın ayakları önüne sererim. Kirli mi, temiz mi bakmam. Ayağıma kadar gelmiş, bana övgüler diziyor. Havamı da basarım, alttan-üstten de atar-tutarım.

DESKİ ilçelerde, kasabalarda, köylerde ne yaparsa yapsın! Arıtma mı yokmuş, heyhat, yapılır! Başkan açsın telefonu Müdüre, vereceği cevabı ben ifşa ediyorum: “2017 projesine aldık efendim!” Oldu mu? Aldık mı cevabımızı? Hadi dağılalım bari.

Bu haftaya Uganda Su Kaynakları Bakanı’nın Başkan Zolan’ı ziyaret haberiyle başlayalım. Haber Denizlihaber.com’dan alındı, 7 Kasım 2016, saat 16.19 tarihli.

***

“UGANDA SU BAKANI’NDAN  ZOLAN’A ZİYARET

Uganda Cumhuriyeti Su Kaynakları Bakanı Hon. Kibuule Ronald, Denizli Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Zolan’ı ziyaret etti. Ugandalı Bakan Ronald, “Sizden öğreneceğimiz çok şey var” diyerek, sistemi incelemek istediklerini söyledi.

Bir dizi ziyaret için Türkiye’ye gelen Uganda Cumhuriyeti Su Kaynakları Bakanı Hon. Kibuule Ronald, Denizli Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Zolan’ı ziyaret etti.

Uganda’yı, Türkiye’ye yakın gördüklerini belirten Başkan Zolan, Denizli’de Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan çevre yatırımlarını anlattı.

Başkan Zolan, “Çevre, su ve alt yapı anlamında şu anda yoğun bir çalışmamız var. Denizli’nin alt yapısını baştan aşağıya yeniliyoruz. Su bizim için çok önemli. Su olmadan hayatın olması mümkün değil. Biz ‘su, altından daha değerli’ diyoruz. Çevreye verdiğimiz önemle Türkiye’nin en çevreci belediyesi unvanını aldık” diye konuştu.

Başkan Zolan daha sonra Ugandalı Bakana Denizli ekonomisi ilgili genel bilgiler verdi.

BAKAN RONALD: “SİZDEN ÖĞRENECEĞİMİZ ÇOK ŞEY VAR”
Ugandalı Bakan Ronald ise ülkesi hakkında bilgiler vererek, yaptıkları icraatları anlattı. Ronald, “Sizden öğreneceğimiz çok şey var. Başkentimiz Kampala 1,5 milyon nüfusu ve alanı ile Denizli’den daha büyük bir şehir. Ancak Kampala’da Denizli’de olduğu gibi büyükşehir sistemi yok. Kampala’ya bu sistemi getirmek istiyoruz” dedi.

Bakan Ronald, kabulü dolayısıyla Başkan Zolan’a teşekkür ederek Uganda’ya davet etti.

DESKİ MÜDÜRÜ İLE DE BULUŞTULAR
Bakan Hon. Kibuule Ronald ve beraberindekiler daha sonra Denizli’ de uygulanan Alt Yapı Çalışmaları ve Su Yönetim Sistemini incelemek üzere Denizli Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi (DESKİ) Genel Müdürü Doç. Dr. Mahmud Güngör’ ü de ziyaret etti.”

***

Kendimizi fazla yormadan haftalık serüvenimizi anlatmaya geçelim. Bu arada bir not: bu günkü yazımızın kaleme alındığı tarih Eylül içinde olmalı. Çünkü Ağustos sonunda çıktığımız bir yolculuğun öyküsü bu. Dikkatli okurun bu detayı gözden kaçırmayacağını bilerek açıklıyorum.

PAÇA ÇORBASI SABAHLARI

Bu kez gerçekten erken yola çıktık.

Tarihe mi not düşelim bilmiyorum ama bu gün 27 Ağustos 2016, günlerden Cumartesi. Meteoroloji, haftalardır mevsim normallerinin çok üstünde seyreden sıcak havanın yerini yağışlı havaya ve düşük dereceli sıcaklığa bırakacağını haber veriyor. Türkiye ortalamasının üstünde seyreden ve herkesi çöl havasına mahkum eden bölge sıcaklarından sonra keyfe keyif katacak bir haber.

Sabah saat 08’de yolu yarılamıştık. Acıpayam’da Merkez Lokantası erken yolculuklarımızın ilk durağı olmaya başladı. Denizli’den çıkıp soluğu orada alıyoruz.

Kahvaltı niyetine sıcak paça çorbası hem doyurucu, hem tok tutuyor. Her seferinde aynı çorbadan birer-ikişer tabak içip neredeyse akşama kadar yemek yemeden geziyoruz. Lokanta işletmecisi yıllar öncesinden tanıdık çıktı, az biraz Acıpayam gündemine ilişkin sohbet edip ayrılıyoruz.

Ağustos başında start verdiğimiz Acıpayam Ovasında gezi ve gözlemlerimiz bitti sayılır. Gerekirse yeniden döneriz. Ama asıl olarak Dalaman Çayı suyolunun devamına uzanacağız. Kelekçi’yi aşıp, daha ileri, Sandalcık-Suçatı civarındaki geniş, derin ve uzun vadileri gezeceğiz.

Bu bölgede, Dalaman Çayını besleyen en önemli akarsudan; bir kolu Arıbeleni Yaylası ve Elmacık taraflarından gelen, önemli bir kolu ise Çameli’den kaynaklanan Değne Çayı üzerinde gezinecek, yerleşmeleri ziyaret edeceğiz.

1

İNSANI YENİDEN KEŞFETMEK

Nehir boyuna yaptığımız yolculukları hava durumu yanında keyifli kılan pek çok faktör var. Ama bunlardan bir tanesi hepsinden önemli! Ne biliyor musunuz? Gideceğimiz bölgeyi önceden tanımıyor olmak. Hakkında bir şeyler işitmiş olabilirsiniz. Bazı ön bilgileri toplamış da olabilirsiniz. Ama haritadan bakmak, anlatılana kulak vermek çok şey değiştirmiyor. Aslolan gözle görmek, elle tutmak, konuşmak, dinlemek ve her şeyin tanığı olmak. O tanıklığı sıcak bakışlar ve duygularla tamamlayan insanların çayını yudumlamak, iki elini uzatarak içtenlikli, sıkıca tokalaşmalarından haz almak.

Biz de hep aynı duyguyla yola çıktık. Bilmediğimiz diyarlarda küçük keşifler yaptık. Öyle bilinmezleri keşfetmedik elbette. Son zamanlarda moda olduğu üzere “şok şok şok” cinsi keşif garabetleriyle dönüp, “yerel tarihi değiştirecek keşif” iddialarıyla gazete gazete dolaşan ‘kaşif’lerden de olmadık.

Biz sadece insanların, doğanın, başka canlıların: hayatın sürdüğü her yerde insanları ‘keşfettik.’ Onların küçük dünyalarının ‘küçük’ sorunlarını keşfettik. Bu sorunların hayat mefhumu için ne kadar küçük olursa olsun, o insanlar için hayatın ta kendisi olduğunu keşfettik. Ve doğrusu bu geziler bizim gezip görme, bilme, keşfetme duygumuzu köreltmek için yetti de arttı bile.

2

GODOT’U BEKLEYEN KÖYLÜLER

Bu kez de öyle oldu. Beklemediğimiz kadar yakın karşılandık. İnsanların konuşmak için ummadığımız derece istekli olduklarına şahitlik ettik. Sorunlarını anlatmak, dert dinleyen birine aktarmak, daha önemlisi kamuoyuna seslerini duyurmak için adeta ufuktan tozu dumana katarak gelecek bir ‘Godot’u beklediklerini gördük. Biz Godot değildik ama sesimiz yettiğince kamuoyuna aktarmayı iş edinecek denli ilgiliydik.

Onlar anlattı, biz dinledik. Biz sorduk onlar yanıtladı. Gezmek istedik yolu tarif ettiler, gitmek görmek istediğimiz ne varsa bize anlattılar. O zaman gördük ki, Gireniz’den öte bambaşka bir aleme açılıyor Dalan Çayı suyolu.

Onlarca, yüzlerce yıldır vatan belledikleri toprakların ellerinden alınışına şaşkınlık içinde bakan köyler, köylüler gördük. Vadinin o bölgedeki en güzel, en yeşil, en verimli, en sulak coğrafyasının bir baraja kurban edileceğini duyduk. En girişken köy insanlarının kurduğu, uzun yıllar faaliyet gösteren, yıllık şu kadar miktar ihracat, şu kadar insan istihdamı gerçekleştiren atölye-fabrikaların birer birer kapandığını saptadık. Belki de Denizli topraklarının tümünde akan en temiz çayın baraj sularına katılacağını öğrendik.

NAİF ZAMANLARA EL SALLAMAK

Bu yazı hangi tarihte yayınlanır bilmiyorum. İhtimal ekim ayı sonlarını bulur. Ama o tarihe kadar birkaç kez daha aynı yolu tavaf edeceğiz. Aynı köylerde oturup çay içeceğiz. Bir kez daha Suçatı vadisini resmedecek, temiz bir çaydan (mümkün olursa) balık tutma ritüeliyle kendimizi fotoğraflayacağız. Bir de çocukluğumuzda temiz dere-çay yataklarından akan suda oynayışımızın naif zamanlarına el sallayacağız.

3

KELEKÇİ’DEN ÖTE DALAMAN ÇAYI

Acıpayam’dan çıkıp Kelekçi’ye doğru devam ediyoruz. Önceki gelişlerimizde tanıştığımız emekli öğretmen Şakir Erez’le buluşmayı düşünüyoruz. Henüz telefon edip haber vermedik ama telefon hatlarının çektiği bir yerden arayacağız.

Kelekçiye yakınlaştıktan bir süre sonra Şakir Hoca’yı arıyorum. Önce yanıt vermiyor, sonra kendisi bizi arıyor. Merhabalaşıyoruz.

“Kelekçi de misiniz”

“Evet bugün yola çıktık, aşağılara doğru devam edeceğiz, ama sizi de geçerken görelim istiyoruz.” Şakir Hoca Biber toplamak için bahçedeymiş. Turşuluk biber topluyormuş, onu da haftanın bu günleri (Cumartesi, Pazar ve Pazartesi) yapıyormuş. Sadece kendisi ve eşi topladığı için akşamüstüne kadar işleri devam edecekmiş.

“Keşke Hafta içi gelseydiniz!” diye hayıflanıyor Hoca. Biz “önemli değil” falan demeye kalmadan;

“Ama durun, bizim hanım izin verdi, ortadaki parkta bekleyin, geliyorum” diyor.

Şakir Erez Hoca’dan başka bir bölümde söz edeceğiz. Hatta Gireniz vadisini birlikte dolaşıp, Gireniz Vadisi ve Çayını onun merceğinden aktaracağız.  O nedenle şimdilik erteleyelim. Onu şimdi görmek isteyişimizin nedeni, yollanacağımız bölgeyi pek bilmiyor oluşumuzdan dolayı coğrafya hakkında genel bilgi almak.

Şakir Hoca gelene kadar ihtiyaçlarımızı marketten tamamlıyoruz. Sonra parka geçip çay siparişi vermeden geliyor. Meramımızı anlatıyoruz, bize kısaca yolun devamını özetliyor. Sonra da ekliyor:

“Suçatı’na kadar gidin, bugün daha ileri gitmenize gerek yok, aradığınız pek çok şeyi orada görürsünüz. Zaten orada bir baraj çalışması var, araştırırsınız.”

Uzatmıyoruz. Hoca biber toplamaya, biz de yola çıkmak üzere vedalaşıyoruz. Kalkıp araç için yakıtımızı alıyor, yola revan oluyoruz.

4

“GİRENİZDEN SULANIRSA DOMATES YEMEYİZ”

Yol boyu, aynı zamanda suyolu boyu sayılır. Dalaman Çayına en fazla 300-500 metre mesafeyle gidiyoruz. Bazen direksiyon kırıp çay üstündeki köprülere uğruyor, fotoğraf çekiyor ve yine devam ediyoruz. Dalaman suyunda sulanan küçükbaş hayvanlar görüyoruz sürü halinde. Çobanla konuşmak istiyoruz suyun temizliği hakkında ama görmek ne mümkün. Çoban ortalarda yok, hayvanlara iri bir Sivas kangalı nezaret ediyor. Sivas Kangalı ile aynı dili konuşacağımız kuşkulu, sessizce arabaya binip dönüyoruz.

Yolda özellikle yaşlıca köylü erkekler otostop yapıyorlar. Yol üstü yerleşme sakinleri çoğu. Ya yakın köye kasabaya iş için inmiş, ya da tarladan-bahçeden dönüyor. Yolda ilk aldığımız Akşar köyünden, 70’ine merdiven dayamış, dinç bir yolcu. Adını soruyorum,” Mustafa Ali Yıldırım” diyor. Kelekçi’ye inmiş, şimdi dönüyormuş. Yürümesi lazımmış ama yol biraz uzunca olduğu için bu kadar yürümek yeterliymiş. Hayvancılık, Pancar, Mısır ve tütün üretimi geçim kaynaklarıymış. 800 nüfusu varmış. Hayvancılıktan günden toplam 7 ton süt veriyorlarmış fabrikaya.

5

Sözü Dalaman’a getirip soruyorum.

“Kaynak suyu yoksa, araziyi, bağ-bahçeyi Gireniz’den sulamak istemiyoruz” diyor. Malum, buralarda Dalaman Çayının yerel adı Gireniz Çayı. Eğer kaynaktan değil de Gireniz Çayından sulanmışsa, domates-biber yemiyorlarmış.

İki laf tüketmeden gelmişiz Akşar’a. Mustafa Ali amca arabadan inerken, “eliniz ayağınız taşa deymesin” duasıyla teşekkür ediyor sonra da hoşnut biçimde bizim uzaklaşmamızı bekleyip el sallıyor. Yol arkadaşım bu teşekkür biçimini ilginç buluyor, not alalım diye beni uyarıyor.

HER DÖNÜME BİR EV

Devam ediyoruz. Gölcük ve Alcı köylerini geçiyoruz. Bölgeyi tanıyanların bileceği gibi, dağınık yerleşmelerdir buraları. Neredeyse her dönüm araziye bir ev düşer. Sulak arazi ve verimli toprağın yanı sıra, hayvancılık da bu dağınıklığın etkeni olmalı. Yol boyu ara ara evler görüyoruz küçük gruplar halinde. İki köy arasına serpiştirilmiş gibi duruyorlar.

Sonra biraz nehirden uzak, yüksekçe tepelerden devam ediyor yol. Biz de yaz sıcağını hissettirmeyen serinlikte devam ediyoruz.

Birden kendimizi tertemiz bir nehrin yanı başında bulduk. Su berrakça, kirlilik neredeyse hiç yok. En azından gözle görülür değil. İnsanlar köprü altlarında, söğüt gölgelerinde piknik hazırlığı yapıyor. Kimisi oltalarını suya salmış balık yakalama uğraşında.

7

Ama burası Dalaman Çayı değil. Olmamalı. Geldiğimiz yolda su sağımızdaydı. Bu suyolu da sağımızda ama geldiğimiz yöne doğru ters akıyor. Adını sonradan öğrendiğimiz köprünün adı Yolçatı Köprüsü. Oldukça uzun. Çay yatağı alabildiğine geniş çünkü!

Baktık, birkaç genç köprü altında, sağdaki derinlikli bölgede olta atmışlar. Bir arkadaşları piknik malzemelerini koyu çınar gölgesinde hazırlamakla meşgul. Merhabalaşıyoruz. Hoş geldin faslına çay teklifini ekliyor. İlk hazırladığı o olmuş. Teşekkür edip nehrin karşısında olta atan arkadaşlarına el sallıyoruz.

“Derinlik dizleri geçmez şurada, ayakkabıları çıkarıp geçebilirsiniz” diye beş on metre aşağıdaki sığlığı işaret ediyor. Öyle yapıyoruz. Hakan terlikle, ben çıplak ayak karşıya geçiyoruz.

6

Selamlaşıp çöküyoruz, ilk sorumuz ‘balık var mı’ oluyor. Varmış. Alabalık, çay balığı, tatlı su kefali çıkıyormuş. “Sazan” diyorum, yok diyor. Onlar da bilmiyor henüz.

Biraz sonra tanışlığı ilerletiyoruz. Genç arkadaşlar Acıpayam da öğretmenlik yapıyorlarmış. Bizim konuştuğumuz, Burdur’un Acıpayam sınırındaki Güney ilçesindenmiş. Bu gün tatil olduğu için buraya balık tutup piknik yapmaya gelmişler.

Nehri soruyoruz, Dalaman Çayı diyorlar. Ben şaşırıyorum. Hakan da şaşkın. “Ama olamaz, biz zaten Dalaman Çayı yönünden geliyoruz oysa bu ters akıyor?”

Genç arkadaşlar da bize şaşırıyorlar. Yönümüzü mü unuttuk acaba diye bir an kendimden kuşkulanıyorum ama yok yok. Mutlaka başka bir şey olmalı. Ya bu su Dalaman Çayına akan bir kol, ya da biz farkına varmadan Dalaman’ın üzerinden geçip onun akış yolunun tersine girdik. Başka açıklaması yok.

Çok sürmeyecek. Az sonra bu şaşkınlığımızı giderecek cevabı alacağız. Sorduğumuz kirlilik vb. sorularına yanıt veremiyorlar. Sadece “baraj yapılacak” dediklerinde önce üzerinde durmuyor ama aklımın bir köşesine yazıyorum.

Çok kalmıyoruz, oltacı arkadaşlara veda ediyoruz. “Çay içseydiniz, bakın kahvaltı hazırlıyoruz, bizimle biraz atıştırın bari” tekliflerine de teşekkür ediyor ve köprü üstünde park ettiğimiz araca yöneliyoruz.

8

KIRMIZI AHŞAP BALKONLU EV

Aklımda “Baraj yapılacak” bilgisi asılı, Yolçatı Köprüsünün üstünde araca binmeye çalışırken, arkamızdan birisi seslendi. Baktık, yaşlıca bir köy sakini. Yol köprü sonunda ikiye ayrılıyor. Gideceğimiz yönü işaret ediyoruz, “tamam” diyor, “ben de o yöne gideceğim.”

Araca aldığımız yolcular bizim için değerli. Birincisi onlar mutlu oluyor, biz kıvanç duyuyoruz, asıl önemlisi de birkaç km’lik misafir yolculuklarına bir sürü soruyu sıkıştırıyoruz, onlar da içtenlikle yanıt vermekten kaçınmıyor. Ancak bu kez öyle olmadı. Misafir yolcumuzun kulakları neredeyse hiç duymuyor. İyice yaklaşıp var gücümüzle bağırırsak ne ala. Yoksa o durmadan bize ve verdiği nimetler için tanrıya şükrediyor. Pes ediyoruz. Varsın duymasın, duasındaki içtenlik de yeter!

9

Köy girişine yaklaşıyoruz. Köy levhası epey geride. Adı Suçatı. Anlıyoruz ki, aynı zamanda vadiye adını veren Suçatı köyündeyiz.

Bir kaç yüz metre sonra omzuma vurup “burada ineyim ben” diyor. Peki deyip indiriyor ve devam ediyoruz. İndirdiğimiz genişçe yol ağzında kırmızı bir ev dikkatimi çekiyor. Kırmızı ahşap bir balkon çıkması, çıkma bir çatıyla, bahçe içindeki orta büyüklükte bir evin cephesini ortadan kaplamış. Pencere, kapı ve çatı ahşabın renkleriyle uyum içinde. Önünde, yoldan bir-bir buçuk metre arası yüksekliğinde bahçe duvarı, duvarın içine yerleştirilmiş borulardan gelen iki ayrı kaynak suyundan çeşmeler. Biri tonozlu-kemerli küçük yalaklı çeşme formunda, diğeri çıplak duvardan doğruca yere düşüyor. Sular kurna sistemiyle aç kapa değil, sürekli akıyor.  Bahçeye çıkan taş merdiven zamanla kapatılıp iptal edilmiş. İçinde oturan var mı emin olamadım. Boş gibi duruyor.

Şaşırdım. Neden boş ki? Bunca güzel bir yerde, yolun hemen üstünde, sapasağlam, güzelce bir yapı… Az sonra bu şaşkınlığım hem gidecek, hem artacak. Benzer yapılar, kesme taş yapılar ve orta ölçekli işletme yapıları ya boşaltılmış ya da artık gözden çıkarıldığı için olsa gerek bakımsız bırakılmış.

Kırmızı ahşap balkonlu evin önünden geçip köyün içinden devam ediyoruz. Az sonra yol ikiye ayrılıyor. Vadi ilgimi çekti. Baraja kafayı taktım düşünüp duruyorum. Bilgiyi kimden alabiliriz?

Yol ayrımından sağa dönüyoruz. Uygun bir yer bulursak Vadiyi en geniş haliyle fotoğraflayacağız. Yamaç yolu devam edip dereyi aşıyor, karşı yamaca vuruyoruz. Az sonra tepedeyiz. Vadinin devam eden bölümünün güzel bir fotoğrafı alınabilir gibi. Biraz oyalanıp fotoğraflıyoruz. Aşağıda yemyeşil bahçeler, ortasından akan temizce çay suyu, yoğun çam ormanıyla kaplı karşı tepeler ve o tepelerin bağrını hançer gibi yarıp geçen orman yolunun altındaki kalan kısımda ağaç kesim faaliyetleri.

10

“HANIM İKİ GAZOZ AÇ GETİR”

Fotoğrafladığımız geniş ve yeşil vadiyi bulunduğumuz tepeden seyrediyoruz. Karma karışık bir algıyla bir süre kalıyor, sonra araçla geldiğimiz yöne dönüyoruz. Köy içinde bir kahve bulup oturmalıyız. Birer bardak çay fena olmaz. Uyarına gelirse birileriyle sohbet eder, bir şeyler öğreniriz.

Az önce geçerken belediye çöp arabasının önünü kapadığı binanın verandasına masa-sandalye atılmış. Bitişiğinde küçük bir bakkal var. Aracı park edip iniyor, doğruca bakkala giriyoruz. Merhaba!

Güler yüzlü, orta yaşını geçmiş birisi var kasada. Masanın öbür ucuna eşi olabilecek bir kadın ilişmiş, Bizi neşeyle karşılıyorlar.

“Biz dışarı, verandaya oturacağız, birer gazoz alabilir miyiz?”

Anadolu köylüsünün tipik misafirseverliğinden kaynaklanan abartısı var bizi yanıtlayışında. Nitekim kalkarken gazoz paralarını ısrarla almak istememesinin sebebi de bu hoş abartı olsa gerek.

“İstediğiniz yere oturabilirsiniz. Her yer sizin. Birlikte oturalım. Hoş geldiniz. Hanım, iki gazoz aç getir.”

Oturur oturmaz soran bakışlarına yanıt veriyor, kendimizi kısaca tanıtıyoruz.

“Biz Denizli’den geliyoruz. Gazeteciyiz. Birlikte Dalaman Çayı’nı kaynağından itibaren takip edip geldik buralara kadar. Çayın yolu üzerinde gördüğümüz her şeyi yazıya döküyoruz. Sizinle de sohbet edelim istedik.”

Bizim gazeteyi internetten takip ediyorlarmış. “Buralarla ilgili haberleri okuyoruz” dediğinde önce inanmak istemedim ama daha sonra başka bir yerde haber editörü arkadaşımız Şengül Boz’un adını “Songül Boz hanım” olarak telaffuz ettiklerinde okuduklarını anladım.

Meğer bu gün şans melekleri bizim yanımızdaymış. Benzetme uygunsa, turnayı gözünden vurmuşuz.

“Benim adım Alaaddin Dinçer. İki yıl önceye kadar 20 yıl muhtarlık yaptım. Aynı zamanda 27 yıldan beri Sınırlı Sorumlu Suçatı Tarımsal Kalkınma Kooperatifi Başkanıyım. Ne istiyorsanız her bilgi bende var. İstediğinizi sorabilirsiniz.”

O andan itibaren bütün gün baraj meselesine odaklandık. Baştan beri ilgimizi çeken soruların yanıtını bolca aldık. Bölgenin nasıl bir tehlike altında olduğunu, bu tehlikenin tam elli yıldan beri vadide yaşayan halkı için nasıl bir mülkiyet ve yaşam işkencesine dönüştüğünü herkesten dinledik.

Çünkü sadece baraj inşa etmek değildi söz konusu olan!

 (Devam Edecek)

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
 karakter kaldı