Cumhuriyet Dönemi’nin İlk Denizli Valisi Ali Cemal Bardakçı - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

Cumhuriyet Dönemi’nin İlk Denizli Valisi Ali Cemal Bardakçı

28 Kasım 2012 Çarşamba

Cumhuriyet döneminin ilk Denizli Valisi Ali Cemal (Bardakçı) Bey’dir. Ali Cemal Bey, 3 Eylül 1922’de Denizli’ye Mutasarrıf olarak atanmış, 5 Ekim günü de göreve başlamıştır. O tarihte Denizli, Aydın iline bağlı bir Sancak (Mutasarrıflık) idi ve yöneticisi, Mutasarrıf olarak anılırdı. 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyet ilan edilmiş, üç gün sonra yani 1 Kasım günü de bütün Mutasarrıflıklar Vilayet olarak, Mutasarrıflar da Vali olarak ilan edilmişlerdir. Ali Cemal Bey, Mutasarrıf olarak geldiği Denizli’de, Vali olarak, Diyarbakır’a atandığı 27 Mayıs 1925 gününe kadar görevini sürdürmüştür.

Ali Cemal Bey, 1887’de Balıkesir’e bağlı Burhaniye’de dünyaya geldi. 6 Haziran 1981’de Ankara’da vefat etti. 1909’da Mektebi Mülkiyei Şahane’yi (Siyasal Bilgiler Fakültesi) bitirdi. Değişik ilçelerde Kaymakamlık yaptı. Ankara’ya bağlı Haymana ilçesinde Kaymakamlık yaparken (11 Mayıs 1919 – 10 Nisan 1920) Milli Mücadele başlamış, Ali Cemal Bey de bu mücadelede yerini almıştır. Sivas Kongresi’nden sonra Mustafa Kemal Paşa ve Heyeti Temsiliye üyelerinin Ankara’ya gelişlerinde (27 Aralık 1919) Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne vekaleten bakmakta olan Ali Cemal Bey, Sivas’tan gelen heyetin karşılanması için hazırladığı görkemli tören sonrası Mustafa Kemal Paşa’nın dikkatini çekmiştir. Ankara’da Milli Meclis’in açılış çalışmaları sürerken, Çorum’da Kuvayı Milliye aleyhine gelişen bir olayın bastırılması amacı ile Çorum’a gönderilir (21 Nisan 1920). Meclis açılıp ilk Hükümet kurulduktan sonra da, Çorum Sancağı Mutasarrıfı olarak görevlendirildiği açıklanır. Böylece Ali Cemal Bey, Milli Hükümet’in atadığı ilk Mutasarrıf olur.

Çorum’dan sonraki görevi Çankırı Mutasarrıflığı olan Ali Cemal Bey’in yaklaşık üç yıl görev yaptığı (5 Ekim 1922 – 27 Mayıs 1925) Denizli’den sonra, Vali olarak görev yaptığı yerler, sırasıyla, Diyarbakır (12 Temmuz 1925 – 3 Eylül 1926), Elazığ (4 Eylül 1926 – 5 Kasım 1929), Çorum (13 Kasım 1929 – 4 Mayıs 1933) ve Konya’dır (10 Mayıs 1933 – 31 Aralık 1938). Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatından sonra Merkez Valiliğine atanıp kızağa çekilen Ali Cemal Bardakçı, 18 Şubat 1939 günü Hükümet Kararnamesi ile, kendi isteği dışında, emekli edilmiştir. Mutasarrıf olarak geldiği Denizli’de Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte Vali olan Cemal Bardakçı, görevde bulunduğu süre içinde, Denizli’nin ilk kadastral haritasının çıkarılması için yapılan çalışmaları başlatmış, inşaat çalışmaları uzun süre durdurulan şimdiki Denizli Lisesi (Koca Mektep) binasının, sağladığı ufak tefek ödeneklerle de olsa, inşaatının devamını sağlamıştır.


1926 yılında tamamlanan Denizli Kadastral Haritası’nın bir bölümü


Denizli Koca Mektep İnşaatı


Ali Cemal Bardakçı’nın görev yaptığı Denizli Hükümet Konağı

Şeyh Sait isyanının (1925) bastırılmasından hemen sonra atandığı Diyarbakır ve Elazığ’da çok önemli görevler üstlenmiş, bu bölgenin kalkınması için harcadığı çabalarla dikkatleri üzerine çekmiştir.

Katıksız bir Anadolu Türk Milliyetçisi olan Bardakçı, düşüncelerini yayınladığı kitap ve gazete makalelerinde dile getirir. Şükrü Saraçoğlu’nun, “Biz Türk’üz, Türkçü’yüz ve Türkçü kalacağız” cümlesini rehber edinen Bardakçı, Osmanlı İmparatorluğu’nun batışını, devşirme devlet adamlarının devlet yönetiminde egemen kılınmasına bağlar. O’na göre, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinden sonra Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’yı boğdurup, yerine, Zaganos Paşa’yı getirmesi olayı, Osmanlı’da, sonun başlangıcıdır. 1942 yılında yayınladığı “Devşirmeler’le, Sığıntılar’dan ve Mütegallibe’den Neler Çektik?” adlı kitabında bu düşüncesini şöyle yansıtır; “…..Halil Paşa’nın boğdurulmasından önce, hiçbir Sadrazam idam değil, azil dahi edilmemişti. Bin yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’nu tarihe gömen, Anadolu’da siyasi birliği kuran, kahraman Türk ordularına Başbuğluk etmek gibi şereflerin en büyüğüne erişmiş olan büyük Fatih, bu yakışıksız ve zalim hareketiyle, devletin mukadderatını devşirmelerin ellerine teslim ederek kendinden sonra geleceklere çok kötü bir örnek vermiş, kurulmakta olan imparatorluğun temellerine zehir akıtmış, kundaklamış oluyordu”.

Cemal Bardakçı’ya göre, devşirmeler konusunun Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki yansıması da şöyledir; “…..Kanuni Süleyman’ın sevgili veziri Frenk İbrahim Paşa, Türklerin Hükümet makamlarına geçmemeleri için konulan yasağı bir kanun haline sokmuştu. Türkmenlerin ellerinden tımarları alınmış, dirlikleri çalınmış, diğerlerine, yani, Türk olmayanlara verilmişti. Türkler, her türlü geçim kaynağından mahrum bırakılıyorlardı. Aslen Türk olmayan vezirler, memleketlerinden hısımlarını, akrabalarını, tanıdıklarını İstanbul’a getirerek, sünnet ettirip ve adlarını değiştirip, her birini bir vilayetin veya sancağın başına yönetici olarak koyuyorlardı.”

Osmanlı döneminde Anadolu’nun bakımsız bırakıldığını vurgulayan Ali Cemal Bey, kitabında, bu konuyu da şu şekilde açıklar; “…..Osmanlı İmparatorluğu, biri diğerinin dilinden, dininden anlamayan, her biri ayrı bir maksat farklı bir gaye peşinde koşan türlü milletlerden oluşan bir şekilde idi. Adeta, içinde her mahluktan bulunan Nuh’un gemisine benziyordu. Hıristiyan kavimlerden olup da, adlarını Mehmet’e, Ahmet’e, Ali’ye, Veli’ye çevirenler ile Türk olmayan Müslümanlar devletin en yüksek makamlarına oturuyorlar, sonra da midelerini keselerini doldurmaya ve mensup oldukları toplumların arzularını yerine getirmeye çalışıyorlardı. Anadolu Türkleri izbe yerlerde, mağaralarda, orman içlerinde sefalet içinde yaşarlarken, bunlar, kendi memleketlerinde, doğdukları yerlerde konaklar, abideler yaptırıyor, yollar açtırıyorlardı”.

Tanzimat dönemindeki gelişmeleri de çok basit, ama çok anlaşılır, bir dille şöyle anlatıyor; “…..Tanzimat devrinde, fırtınalar arasında bocalayan ve batmakta olan Devlet gemisini kurtarmaya kalkanlar oldu. Ancak bunlar çeşitli engellerle karşılaştılar ve başarılı olamadılar. Bir de Doğu iskelesine sımsıkı başlanmış olan Devlet gemisini Batı’ya doğru sürüklemek istediler. Emekleri boşa gitti. Bu arada, yataktaki hastaya, uygun tedavi uygulamak yerine, Avrupa’dan hazır ilaç getirip içirmeye çalıştılar. Yani, bazı yabancı kanunlar ve sistemler kabul ettiler. Fakat bunlar geçici şeylerdi ve hastaya şifa olamadı”.

Denizli’nin, Ankara’da kurulan Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından atanan son Mutasarrıf’ı, Cumhuriyet dönemindeki ilk Vali’si Ali Cemal Bardakçı’nın Osmanlı Hanedanlığı hakkındaki düşüncelerini kısaca aktarmaya çalıştım. O’nun esas anlamda tanınmasını sağlayan devir, Denizli’den sonra görev yaptığı Diyarbakır ve Elazığ Valiliği (1925 – 1929) dönemleridir.

Cemal Bardakçı, Diyarbakır’a gittiğinde, Şeyh Sait İsyanı yeni bastırılmıştı ve İsyancıları yargılayan Diyarbakır İstiklal Mahkemesi’nin Başkanı, Denizli Milletvekili Mazhar Müfit (Kansu) Bey’di.

Görev yaptığı yerlerde, halkla iç içe olmayı, onların derdini dinleyip derman bulmaya çalışmayı kendisine asli vazife edinen Vali Bardakçı, Diyarbakır’da göreve başladıktan (12 Temmuz 1925) sonra, şöyle bir etrafı tanır, halkla yakınlık sağlayıp sohbet eder, düşüncelerini öğrenir ve 5 ay kadar sonra, (3 Aralık 1925) İçişleri Bakanı Mehmet Cemil (Uybadın) Bey’e, bu bölgenin kalkındırılması ve imarı için alınması gereken önlemler konusunda, aynı zamanda bir özeleştiri niteliği taşıyan, günümüzün bazı yöneticilerine de ders niteliğinde, uzun bir mektup yazar. Denizli’de görevli iken Bakan’a sözlü olarak anlattıklarını, yazıya döker. Bu mektubun bir bölümünde, nasıl yönetici atanması konusundaki önerilerini şöyle özetler;

“…..Düşünülen ve istenilen düzenlemelerin bugünkü idari teşkilatla meydana getirilmesi mümkün değildir. Bu noktayı buraya tayin edildikten daha önce, Denizlide iken de size arz etmiştim. Buralarda gördüklerim ve yaptığım incelemeler bu kanaatimi kuvvetlendirdi. Kanunlar ve Hükümet’in önemli kararları ancak tam bir itimat ve yetkiye sahip Valiler aracılığı ile iyi tatbik edilebilir. Halbuki bugün vilayetlerin başında bulunan bizleri geniş yetkilerle donatmak memlekette baştan başa korkunç ve zararlı bir anarşi doğurur. Çünkü, her şeyin yeni baştan kurulması, düzenlenmesi gereken memleketimizde ilk önce neler yapılması, nerelerde nereden işe başlanması lazım geleceği henüz kati olarak belli edilmiş değildir. Biz yetmişdört Vali, aynı kabiliyette değiliz. Vatanın imarını, her bakımdan yükselmesini, serpilmesini sağlamak için ne gibi önlemler alınması, hangi yollardan gidilmesi gerekeceği hususunda aramızda fikir, görüş, düşünce birliği yoktur. Bu nedenle aynı meseleler ayrı ayrı vilayetlerde başka başka şekil ve suretlerde hallediliyor. Aynı kanunun veya kararın uygulaması bir yerde huzur ve saadet temin ediyor, diğer tarafta felaket getiriyor. İcraatımızın tek kılavuzu Vilayetler İdaresi Kanunu’nun genel hükümleridir. Bu vazifelerin önemine göre sıraya konulması ve yerine göre bazılarının başa getirilmesi, diğerlerinin dördüncü beşinci plana bırakılması lazımdır. Fakat bu önemli işi kimler hangi bilgilere dayanarak yapacaktır. Bu işin başarılması şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da bize bırakılırsa alınacak neticeler hiç de sevinilecek, övünülecek şeyler olmayacaktır. Zira bizler bu yolda şahsi kararlarımıza, keyfimize bağlı kalacağız, her birimiz her sahada uzman kesileceğiz. Kimimiz kendisini yol inşasına vererek, okulu, hastaneyi, su işlerini ihmal edecek, bir kısmımız ancak otuz kırk çocuğun okuyacağı onbeş yirmi evli köylerde kışla kadar büyük beton okul binaları kurduracak ve bu uğurda köylüyü harap edecek, Vilayet bütçesinin fakirliğinden ötürü ve öğretmen bulup tayin edemeyeceği bu koca bina da bakımsızlıktan yıkılıp gidecek. Bazılarımız da sağlık, ziraat, eğitim, yol ihtiyaçlarını bir tarafa bırakarak şehir kulüpleri, sinema, tiyatro binaları ve daha bilmem neler yapacak. Mühendis veya mimar değil idareci olduğumuzu unutarak bu binaların plan ve projelerini kendimiz tanzime kalkışacağız. Buğday, arpa yetiştirmeğe elverişli topraklara tütün ektireceğiz veya asma çubuğu diktireceğiz. Söz gelimi bol ve nefis kendir veya patates verecek tarlalara çavdar tohumu attıracağız. Aramızda hiçbir şey yapmaya karar veremeyerek veya cesaret edemeyerek türbedar gibi oturanlar da bulunacak. Ve bütün bu hareketlerimizden memleket, paraca, zamanca büyük kayıplara uğrayacak. Siz bu yaptıklarımızdan ötürü ilk bakışta belki bizi mükafata layık göreceksiniz. Amma o kayıpları ve zararları ileri sürerek sorguya çekmeğe, cezalandırmaya hiç bir vakit imkan bulamayacaksınız. Çünkü o yapılan işlerin hepsinin kitapta yeri vardır. Ve Bakanlıklarda da bunlardan hangilerinin daha evvel veya sonra yapılması icap edeceğine dair bir program, bir bilgi yoktur.

Bu karışıklıklar, icraattaki bu aykırılıklar halk arasında, mutlak surette önlenmesi gereken çok fena, çok zararlı bir zihniyet, bir kanaat doğurmaktadır. Halk faydalı bulduğu, hayırlı gördüğü icraatı hükümete, rejime değil şahıslara mal ediyordu. Bu kabil kanaatlerin zararlı neticelerini, tesirlerini son dört beş yıllık tarihimizin hemen her sayfasında okumak kabildir.

Yeni rejimin kalplerde, gönüllerde, bir daha sökülüp çıkarılamıyacak surette kuvvetle
yerleşmesi, kökleşmesi bu yanlış kanaatin halk arasına yayılmamasına, hiçbir kafada yer bulamamasına bağlıdır. Kötülükleri şahıslarımıza, kendimize, iyilikleri mutlaka ve mutlaka Cumhuriyet’e mal etmeliyiz. Fakat bunu yapabilecek kaç kabadayı, feragat sahibi insan bulunabilir?

İşte bu düşüncelerle, bilhassa Doğu vilayetlerimizde iyileştirmelerin meydana getirilebilmesi ve arzettiğim zararların önlenmesi, mahzurların bertaraf edilebilmesi için; başında, iyi, doğru, ileri görüş ve özveri sahibi, yüksek kudret ve kabiliyette, yurt ve millet hakkında geniş ve esaslı bilgilere sahip ve kalbi yalnız onların sevgisi ile çarpan bir yöneticinin bulunacağı bir teşkilatın, bizleri yakından sevk ve idaresini, hareketlerimizi birleştirmesini ve sürekli denetlemesini zorunlu görüyorum”.

Cemal Bardakçı, devlet ile halkın karşı karşıya geldiği sorunların çözümünde, çoğunlukla halktan yana bir tavır sergilemesi ile tanınmıştır. Devlet yönetimindeki kırtasiyeciliğe düşmandır. Bu konudaki düşüncelerini şöyle anlatır; “…..Kırtasiyecilik kelimesi ile açıklamaya çalıştığımız bu illet bir afettir. Her sınıf halkın, askerin, sivilin, tüccarın, esnafın, köylünün, kentlinin, hatta amirin ve memurun bile bu dertten yüreği yanıktır. O, bir ahtapot, bir kanser gibi, milli bünyemize yerleşmiş, her köşe bucağına dal budak sarmıştır. Öldürmez, fakat süründürür”.

11 Haziran 1933 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan bir yazıda, “İlim ile idareciliği birleştirmiş ve her sınıf halkla şahsen yaptığı temaslarla, halkın, memleketin ve devletin menfaatine yönelik çalışmalarıyla kendisini çok sevdirmiş bir Vali” olarak tarif edilen Bardakçı, “nemelazımcılık” olarak nitelediği yönetici vurdumduymazlığına şöyle isyan eder; “…..Kanunlar, milli bünyeye uygun olabilir. Fakat bunları tatbik edecek memurlar, yeteri kadar yetenekli değillerse, milliyet, ırk, din, mezhep, fikir ayrılıkları gibi bahanelerle toplumun zararına, kederine, faydasına, sevincine ilgi göstermiyor, nemelazım demeyi alışkanlık haline getiriyorlarsa, adlarını bile bilemedikleri çoklukta kanun, nizam, yönetmelik yığınları arasında apışıp kalmışlarsa, Millet’in geleceği felakettir”.

Cemal Bardakçı, toplum yönetiminde, kırtasiyeciliğe, nemelazımcılığa, umursamazlığa, halkın hor görülmesine karşı savaş açması, genel anlamda halkla iç içe olması, halkla kaynaşması, yönetimde bürokrasinin kırılması, sorunlara çözüm bulunması hakkındaki düşünceleri itibariyle, Denizli’de 2003 yılında görev yapan Vali Recep Yazıcıoğlu’na benzetilebilir.

Görev yaptığı yerlerde kitap sevgisi ile göze batan Bardakçı, kütüphanelere olan ilgisi nedeniyle Kitaplı Vali olarak da tanınır. 1942-1945 yılları arası Yeni Babacan adında bir gazete çıkaran Bardakçı’nın yayınlanmış kitapları şunlardır; “Anadolu İsyanları,1940. Devşirmeler’le Sığıntılar’dan ve Mütegallibe’den Neler Çektik,1942. Alevilik Ahilik Bektaşilik,1950. Toprak Davasından Siyasi Partilere,1945. İnsanda Nefsin Mahiyeti,1949. Bir Parti’nin Yıkılışı,1961. Modern Fizik ve Tasavvuf Karşısında Ruh ve Ölüm,1961”.

Tunceli ve çevresinde 1937 yılında başlayan isyanı bastırmak üzere yapılan askeri harekattan 11 yıl önce, Cemal Bardakçı’nın 1926 yılında kaleme aldığı ve Doğu Anadolu’nun nasıl imar edilmesi, bölge halkının devlet ile nasıl barıştırılması gerektiğine dair önerilerini sunduğu, meşhur, Dersim Raporu’na ileri bir tarihte değineceğim.

Not.1: Arşivlerde, 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılışı’nın Denizli’ye yansıması ile ilgili birçok belgeye rastlanmaktadır. Ancak, tüm araştırmalarıma rağmen, 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyet’in ilan edilmesinin Denizli’ye yansıması ile ilgili olarak, ne TBMM Kütüphanesi’nde, ne Milli Kütüphane’de herhangi bir belgeye rastlayamadım. Cumhuriyet’in ilan edildiği bilgisinin, Denizli’ye nasıl ve hangi yollarla ulaştığı, bu bilgi Denizli’ye ulaştığında Mutasarrıflık tarafından neler yapıldığı, Cumhuriyet’in ilan edilişinin Denizli halkı tarafından nasıl karşılandığı, Vali Ali Cemal (Bardakçı) Bey’in kentteki icraatının neler olduğu konularının, arşivlerden bulunup çıkartılması için ilgililere görev düşüyor.

Not.2: Denizli’de, Ankara Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin son Mutasarrıf’ı, Cumhuriyet döneminin ilk Vali’si Ali Cemal Bardakçı, tarih araştırmacısı ve yazar, Haber Türk televizyon kanalında “Tarihin Arka Odası” adlı programın yapımcısı Murat Bardakçı’nın dedesidir.

 

Yorumlar

Hüseyin Gökçe   -  Bağlantı 29 Kasım 2012, 11:28

Hüsameetin bey, bir kere daha teşekkürler… Bu araştırmaların devamını bekliyoruz.

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

 karakter kaldı