İLK ANAYASA KANUN-U ESASİ - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

İLK ANAYASA KANUN-U ESASİ

24 Şubat 2017 Cuma

Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyetinde hazırlanıp yürürlükte kalan tüm Anayasalar olağanüstü dönemlerde gündeme geldi. Olağanüstü olma hali, her dönemin kendi toplumsal ve idari ilişkileri ile uluslararası faktörlerin eşit olmayan derecelerdeki etkileri tarafından belirlendi. Osmanlı anayasal hareketleri ile Cumhuriyet dönemi anayasa süreçlerinin farklılık göstermesinin temel nedeni bu. Osmanlı’da çöküş sürecine direnen devlet, kendi iç çatışmalarını önlemek amacıyla bir ittifak arayışına girmiş ama daha çok “düvel-i muazzama”nın (iktisadi ve askeri olarak güçlü Avrupa)  baskısıyla ‘yenilenme’ girişimlerine zorunlu kaldı. Bu durum Tanzimat döneminde, 19. Yüzyılın nerdeyse üççeyrek asır süren dilimi boyunca sürdü. 1808 tarihli Sened-i İttifak’ı başlangıç sayarsak; 1838 tarihli ve sonraki fermanlar 1876 yılında yayınlanan Kanun-u Esasi’ye kadar devam etti.

 

ISLAHATLARIN TOPLUMSAL SEBEPLERİ

Osmanlı İmparatorluğunun ilk Anayasası olarak kabul edilen 1876 tarihli (Hicri 1293) Kanun-u Esasi sözünü ettiğimiz toplumsal ve uluslararası ilişkiler bağlamı göz önüne alınmadan anlaşılamaz.

“Tanzimat dönemi” diyor Bülent Tanör, “hukuksal ve siyasal alanda göreli ve ikircikli bir çağdaşlaşmayı, sosyal ve ekonomik alanda ise yarı sömürgeleşmeyi ifade etmektedir.”¹  Bir yandan ayanlar ve beylere verilen ayrıcalıklarla feodal mülkiyet yapısını genişletiyor, diğer yandan Avrupa’nın ekonomik ve siyasi kıskacının yol açtığı bağımlılık ilişkileriyle sömürgeye dönüşüyordu.

18. Yüzyılın sonlarından itibaren giderek artış gösteren ıslahat fermanları, tümüyle padişah iradesi gibi görünür. Sanki yenileşmeyi isteyen padişahtır ve fermanı bu iradeyle imzalamıştır. Oysa, artan Yeniçeri ayaklanmaları, savaşlarda alınan yenilgilere gösterilen tepkiler, devletin taşra temsilcilerinin topluma uyguladıkları baskı politikası ile şer-i kanunların yarattığı tahammülsüzlük gibi pek çok iç faktör, ıslahat fermanlarının yayınlanmasının diğer sebepleri olur. O nedenle söz konusu değişiklik teklifleri daha çok devlet katında etkili olan sadrazamlar ve diğerleri eliyle yapılmıştır. “O kadar ki” diyor Tanör, “Tanzimat döneminin ve bunun etkilerinin bile bu paşaların siyasi ve fiziki ömrüyle sınırlı kaldığı söylenebilir.”²

 

AYANLARIN DEVLET YÖNETİMİNDEKİ ROLÜ

Islahata hareketleri ortaya çıktıkları ilk dönemlerinde “siyasal bir nitelik taşımamaktaydı. Bunların temelinde daha çok, devletin ardı arkası kesilmeyen ‘askeri’ yenilgilere uğramasından doğan bir endişe”³ yatmaktaydı.

Ancak, 1808 yılında yayınlanan Sened-i İttifak belki de dönüm noktası oldu. Çünkü bu metnin hazırlanmasında padişahın ne gönlü, ne de iradesi hiç yoktu. Açık bir dayatmayla hazırlanıp imzalatılmıştı. Kendisi de ayan kökenli olan Sadrazam Mustafa Paşa’nın çağrısı üzerine İstanbul’a gelen ayan* ve beyler, kendi hazırladıkları metni mühürleyip padişahın kabul etmesi için sadrazama vermişlerdi.

İmzalanan ittifak metninin “en önemli yönü ayana bir çeşit direnme hakkı tanımış olmasıdır” diyor Mümtaz Soysal. Bu şu anlama da gelebilir; o yüzyıl içinde giderek kısa aralıklar halinde yayınlanan ve 1876’da Kanun-u Esasi ile noktalanan Tanzimat dönemi fermanları, sadece çatışma kültürüne yatkın devlet güçlerinin zorladığı girişimler olarak düşünülmemeli. Ayan gibi ekonomik, sosyal ve siyasal rolü pratikte artan yapıların, diğer güçlerle birlikte o “direnme” kültürünü içselleştirdikleri gerçeği hesaba katılmalı.

Mustafa Akdağ, Ayanlık üzerine yayınladığı makalesinde, Ayan sınıfının şu resmi görevleri yanında sahip oldukları bir de sosyal siyasi fonksiyonları vardı ki, burada önemle belirtilmesi gerekir: Önce Anadolu’da örgütlenen vilayetlerin mali ve idari-askeri düzeni kendilerinin derebey karakterli iktidarlarına geçen ayanların, merkezde vezir-i azamı indirip çıkaran, hatta padişahı bile tahtından eden kapukulu -ulema ikilisine karşı, üçüncü bir baskı gücü olarak ortaya çıktıklarından beri, hükümete ve saltanat tahtına daha kararlı bir durum kazandırdıkları görülmektedir” diyor.

Diğer yandan klasik Osmanlı devlet sistemi zaten bir tür çöküntünün eşiğine hızla yaklaşıyordu. Merkezi idarenin taşra ve diğer kıtalara yayılan topraklarındaki hakimiyeti aynı hızla azalmaktaydı. Yerel direniş unsurlarının talepleri, feodal parçalanmışlığı derinleştiren sonuçlara yol açmaktaydı. Uluslaşma sürecinin yarattığı isyanlar, dini inanç ve etnik kökenlerin baş kaldırısı ile başka bir dağılma mecrasını oluşturmaktaydı. Batılı ülkelerin ve Rusya’nın yarattığı basınç, genellikle bu güçlerin başarısıydı ama İmparatorluk yönetiminin daha çaresiz ve bağımlı hale gelmesini sağlıyordu.

1839 tarihli “Gülhane Hatt-ı Hümayunu” bu ahval içinde yayınlandı. Sonrasında her on yılda bir yayınlanan fermanlar, ülkedeki gidişatın, devletin yönetemez halinin göstergesi oldu. Çok coğrafyalı, çok renkli toplumun eskisi gibi yönetilmeye karşı daha güçlü mevzilerde savunmaya geçtiğinin kanıtına dönüştü!

Özet olarak söyleyelim, İmparatorluk yönetiminde geçmişe dair her şey bir daha aynı olmamak üzere yok olup gitmeye yüz tutmuştu. Her yenilik girişimi, devleti biraz daha dağılmanın eşiğine sürüklemekteydi.

 

KANUN-U ESASİ’NİN TARAFLARI

Osmanlı döneminin ilk Anayasası gerçek anlamıyla Kanun-u Esasi(Esas Kanun)’dir. 1876 yılında hazırlanmış ve yürürlüğe sokulmuştur. “Türkiye’de Siyasal Gelişmeler” adlı yapıtında konuyu inceleyen Tarık Zafer Tunaya, “1876 Kanun-u Esasisi özel bir kurul, o günün deyişiyle bir “Meclis-i Mahsusa tarafından bir pazarlık konusu olarak yapılmıştır” saptamasında bulunuyor.

Yasanın hazırlanıp yürürlüğe konulması konusunda dönemin Osmanlı aydınlarında görüş birliği yoktur. Bir yanda Mithat Paşa’nın başını çektiği, Ziya Paşa ve Namık Kemal’in içinde yer aldığı Anayasacı grup; diğer yanda Cevdet, Namık ve Rüştü Paşaların başını çektiği ve padişah yetkilerinin sınırlandırılmasına karşı çıkan; daha ileri giderek Anayasanın şeriata aykırı olduğunu savunan gelenekçi grup vardır.

Anayasayı savunanlar, karşı çıkanları istibdadı korumaya çalışmakla suçlarlar. Oysa Devletin içinde bulunduğu sorunlar bu şekilde çözülemez. Çözüm yolu seçimle oluşacak bir meclis, yanı şura-yı ümmetin kurulmasıdır.

 

ANAYASACILAR VE EYLEMLERİ

Mithat Paşa’nın etrafını oluşturan grup Padişah Abdülaziz’i tahttan indirir. Yerine V. Murat’ın padişahlığı ilan edilir. Murat Anayasaya uygun en ideal hükümdar modeli olarak görülür. Ancak sağlıklı değildir, akıl hastalığından muzdariptir. O nedenle hükümdarlığı çok sürmez ve ‘Hal’ edilir(tahttan indirilir.) “Hiç beklemediği bir anda II Abdülhamid Mithat Paşa ile yaptığı bir anlaşma sonunda, “Hanedan-ı Al-i Osman”ın temsilcisi olarak tahta çıkarılmıştır. Bu pazarlık bir anayasa yapma koşuluna dayanmıştır. Tahta geçer geçmez gayet hürriyetçi bir padişah kişiliğinde görülen II Abdülhamid, anaysanın kamu hürriyetleri ile ilgili konularında aynı eğilimi göstermemiştir.”⁶

Anayasa yapmak üzere II Abdülhamid tarafından 30 Eylül 1876 tarihinde bir kurul oluşturulur. Başkanlığına Mithat Paşa getirilir. Kurulun adı “Meclis-i Mahsus”tur. Yasa taslağı iki ay içinde hazırlanır. Bu süre içinde muhalif gruplar arasındaki çatışmalar giderek sertleşir. Özellikle anayasa yapımına muhalefet eden gelenekçiler, Ekim ayında eyleme geçerek sokaklara bildiriler dağıtıp duvarlara yapıştırarak gösteriler yapar. Halk içinde propagandanın ulaştığı sonuç bazı komplolara uzanır. Eylemciler derhal sürgüne gönderilir. Abdülhamit yargılanmalarını ve sonra sürgün edilmelerini istese de, Mithat Paşa ve Namık Kemal  bu yargılamaya karşı çıkarlar. İlk sorun da burada başlar. Anayasa yaparak keyfi rejimi seçilmişler meclisi ile değiştirmek isteyenler, muhaliflerin yargısız biçimde sürgüne gönderilmelerini sağlayarak daha baştan kendi amaçlarına ters düşerler.

 

KANUN-U ESASİ’DE DEVLETİN YAPISI

Zımni olarak o güne kadar monolitik(tekçi) bir yapı olarak addedilen Osmanlı Devleti, aslında çok uluslu bir yönetim yapılanmasıdır. Bu durum Kanun-u Esasi tarafından da teyit edilir (Madde-1.) “Kanun-u Esasi’nin daha ilk maddesinde varılacak gözlem odur ki, Osmanlı milleti yoktur, fakat Osmanlı Devleti vardır ve çeşitli milliyetleri ve milletleri kapsayan bir devlet’tir. Büyük Britanya İmparatorluğu gibi sui generis(kendine özgü) bir yapıya sahiptir.”⁷

Monarşik ve teokratik bir devlet yapısıdır. Padişahlık kurumu Osmanoğlu hanedanına aittir. Bu nedenle “iktidarın kaynağı toplumun dışında ve metafiziktir.” Bir yanda ülkesinin padişahı olarak devletin başıdır, diğer yandan halife olması sebebiyle “tek tek ya da kolektif olarak tüm Müslümanların başındadır ve bu yönü ülke, kıta tanımaz.”

 

SİYASET KURUMUNUN NİTELİĞİ

Esas olarak otoriter monarşik bir devlet örgütlenmesi vardır. Kanun-u Esasi ile meşruti bir yönetim biçimi tanınmaktadır. Osmanlı ülkesinde ilk kez bir seçim ilkesi kabul edilmiştir. Genel adı Meclis-i Umumi olan iki meclisli (Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan) bir yapı öngörülmüştür. Meclis-i Ayan atamayla, Meclis-i Mebusan ise seçimle oluşur.

Uluslararası etkisi bakımından Kanun-u Esasi, Batı Avrupa devletlerinin işine gelmeyen bir sistem öngörmektedir. İngiltere, Fransa ve diğerleri, kendi ülkelerindeki demokrasi ve özgürlük olanaklarını sömürge ülkelerine hak olarak vermemişlerdir. Onların geleneksel anayasal demokrasileri ile verilen haklar, ana karalarıyla, yani kendi asıl ülke topraklarında, anavatanında yaşayan halkıyla sınırlıdır. Diğerleri sömürge ve köle halk muamelesi görür.

Osmanlı anayasası ise egemenliği altında bulunan tüm halklara aynı anayasal hakları vermeyi öngörmekteydi. Üç kıtaya yayılmış imparatorluk toprakları üzerinde yaşayan tüm gayri Müslimleri kapsıyordu. BU nedenle batılı anayasacı devletler, Osmanlı anayasasının ilan edilmesi ve içerdiği hükümleri hoşnutsuzlukla karşıladılar.

 

KANUN-U ESASİ’NİN ÖMRÜ

Osmanlı anayasası 1876 yılında ilanından kısa süre sonra yürürlükten kaldırıldı. 1877 başında yapılan seçimle Meclis-i Mebusan oluştu. 50 toplantılık, 4 aylık bir çalışma gerçekleşti. İkinci açılışnda toplam 50 birleşim sonunda kapandı ve Şubat 1878 itibariyle fesh edildi. Bu fesih işlemi resmi olarak yapılmadı. Ancak 30 yıl boyunca “tatil” edildiği için fiilen ortadan kalkmış oldu.

Anayasanın mimarı Mithat Paşa’ya gelince; “II. Abdülhamit’in ilk işi, kendisini ve ekibini Mithat Paşa’dan kurtarmak olmuştur. Böylece, kendisini anayasa yapmaya zorlayan bir muhalefetin baskısından da kurtulmak istemiştir. Mithat Paşa kendi adıyla anılan anayasanın uygulama süreci dışında bırakılmıştır.”⁸ İlanından yaklaşık 7 ay sonra Anayasanın 113. Maddesine dayanarak Mithat Paşa istifaya zorlanır ve Avrupa’ya sürgüne gönderilir. Ardından Yıldız sarayında kurulan özel bir mahkemede yargılanarak Abdülaziz’in ölümünden sorumlu tutulup ölüme mahkum edilir. Son olarak Taif’e sürgün edlir ve orada boğdurularak öldürülür. Mithatpaşa grubunu oluşturan tüm aydınlar muhtelif yerlere sürgün edilir, Namık kemal, Ziya Paşa gibi Genç Osmanlılar tasfiye edilir. Böylece Birinci meşrutiyetin son kalıntıları da temizlenmiş olur.

Bu ilk meşrutiyetin sone erip, 1908 yılında ikinci meşrutiyetin Jön Türkler tarafından ilanıyla birlikte İttihat ve Terakki Partisi iktidarınca yeniden uygulamaya alındı. Ancak Osmanlı’nın son dönemini temsil eden bu iktidar kifayetsizliğinin bedelini devletin batışıyla ödedi. Birinci Dünya Savaşı, Balkan Harbi yenilgileri ile gelen kargaşa ve zayıflama, anayasal sorunların aşılması ve uygulanması imkanını ortadan kaldırdı. Buna karşın resmi olarak Kanun-u Esasi, 1921 yılında TBMM tarafından kabul edilen yeni Kanun-u Esasi’ye kadar yürürlükte kaldı.

 

KANUN-U ESASİ VE II. ABDÜLHAMİD KONJONKTÜRÜ

Tarihçiler, ilk Anayasa sayılan 1876 tarihli Kanuni Esasi’yi yüzyılın modernleşme gelişmelerinin doğal sonucu sayma eğilimindedirler. Bu bana pek doğru gelmiyor. Modernleşme hareketleri olarak anılan girişimler orduda, sarayda ve İstanbul gündelik yaşamında oryantalist bir üslup olarak seyrederken (Batıya öykünen ‘batılılaşma’ diyelim), Kanuni Esasi’nin hazırlanışındaki dürtü ve örnek alınan modeller her ne kadar klasik batı anayasalarının bazı esaslarını temel alıyor olsa da, Abdülhamit’in kişisel konjonktürü koruma tercihinin bir tezahürü olarak kaldı.

Abdülhamit’in amcası sabık padişah Abdülaziz eski saray geleneğine uygun biçimde bir gece, kendisini tahta geçirecek olanların icazetiyle gözetim atında tutulduğu yerde ölüverdi. Bu durum yeni padişahın ikbali olurken, korkularını ömür boyu aşkın bir paranoya düzeyinde sürdürmesinin de gerekçesi oldu. En büyük korkusu kendini tahta davet eden reformcu saray erkanıydı. Nitekim Anayasa iki yılını bile doldurmadan feshedildi, rafa kalktı. Mimarlarından Sadrazam Mithat Paşa önce sürgüne gönderildi, birkaç yıl sonra da Taif’te boğduruldu. Kim bilir, belki de yeni padişah, selefi Abdülaziz’in tahttan indirilişinin dördüncü gününde bilekleri kesilmiş, şüpheli biçimde intihar edişinin intikamını böyle aldı.

KAYNAKLAR-NOTLAR

¹   Bülent Tanör, Osmanlı-Tğrk Anayasal gelişmeleri, YKY, İst. 2017

²   Mümtaz Soysal, 100 Soruda Anayasa, Gerçek Yay. İst. 1987

³   Bülent Tanör, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, İletişim Yay, İst.

⁴   Mustafa Akdağ, “Osmanlı Tarihinde Ayanlık Düzeni Devri” Ankara Üniv. Dergisi

   Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Gelişmeler 1876-1938, Bilgi Ünv. Yay. İst. 2016

   Tarık Zafer Tunaya, age.

   Tarık Zafer Tunaya, age.

   Tarık Zafer Tunaya, age.

* Ayan İdaresi: “Ayan usulü memleket idaresi, yerli nüfuz sahiplerinin kendi bölgelerinde idare yetkisi verme anlamına geldiğinden, şehirlerden kasabalara ve köylere kadar her bölgenin nüfuzlularının hükümetten aldıkları yetki yönünden, kendi aralarında kademelenmeleri sosyal bir zorunluk idi ve derebeylik rejiminin gereklisi de bu idi… “Ayanlık düzeni” deyimi ile adlandırılan bu yeni siyasi hayat, Anadolu’nun en az 150 yıldan beri bir türlü sonu gelmeyen karışıklıklarından kendiliğinden doğmuştu.” (Mustafa Akdağ)

 

DEVAM EDECEK

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
 karakter kaldı