HUZUR ÜLKESİNDE YAŞAMAK - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

HUZUR ÜLKESİNDE YAŞAMAK

13 Mart 2017 Pazartesi

14. yüzyılda 4000 kadının cadı olduğu gerekçesiyle yakıldığı şehirden yazıyorum size bugün. Kendilerinin Edinbra dediği Edinburg’dan. Edinburg İskoçya’nın başkenti. Cadı avları ile ünlü bir şehir. Cadı olduğundan şüphelenilen kadın Princess Street’de suya atılırmış, eğer boğulup ölürse cadı olmadığı anlaşılırmış, eğer ölmez de sudan çıkarsa cadı olduğu için en yakın meydanda yakılırmış. Aslında bu cadı avlarının asıl sebebi, Dan Brown’nın “Da Vinci’nin Şifresi”nde gizli gizli anlattığı Hz.İsa’nın Maria Magdalena ile evli olduğu ve bir kızının doğduğu, İsa’nın şifacı yeteneğinin kızına geçtiği ve kızın insanları şifalandırmaya devam ettiği; sonrasında Vatikan’ın birçok siyasi sebeple bunu gizleyip, İsa’ya ve İncil’e dair bütün bilgileri sakladığı ya da yok ettiği. Bu arada İskoçya’da olduğu düşünülen kızının da, sahte cadı avları düzenlenerek yok edilmeye çalışılması. Bu arada binlerce kadının da katledilmesi.

Bu bölümü anlatmayı bir borç bildiğim için konuyu biraz dağıttım sanırım.

Yine 17. yüzyılda sarayı kaleye bağlayan Royal Mile Caddesi’nde yüzlerce “Close” adı verilen daracık geçitler yapılmış. 1645 yılında bu geçitlerde 500’den fazla insan ölüme terk edilmiş. Hastalar ve yoksullar bu geçitlerde, kraliyet ailesine ve zenginlere hastalık bulaştırmasınlar ve onları rahatsız etmesinler diye, tuvaleti bile olmayan küçük odalarda, sağlıksız ve pislik içinde 7-8 kişi bir arada yaşamak, kovalara yaptıkları pislikleri yollara dökmek zorunda kalmışlar. Bu şekilde bulaşan hastalıklardan ve vebadan 2000 kadar insan ölmüş.

Ortaçağda, şehrin bütün binalarının altında, erzak depolamak için yapılmış odalar ve birbiri içine geçen tünellerde suçlular, kaçaklar ve yoksullar barınırmış. Burada yaşayanlar öldüğünde, tıp fakültesi kadavra olarak kullanmak için, ölüleri satın alırmış. Bir süre sonra kadavralar bitince, tıp fakültesine kadavra sağlamak için ya da satmak için şehrin her tarafında yüzlerce cinayet işlenmiş. Bu yüzden Edinburg hayaletler şehri olarak biliniyor artık. Ve her gece yarısından sonra, şehrin bu küf kokan ve ürkütücü tünellerinde başlayıp iki bin yıllık mezarlıkta sona eren, “hayalet turları” düzenleniyor eğlence maksatlı. JK Rowling “Harry Potter”ı yazarken bu tip hikayelerden esinlenmiş olmalı bence…

Edinburg’un bu pislik ve ölüm kokan geçmişine, “Cesur Yürek”e, “Son İskoçyalı”ya ilham kaynağı olmuş özgürlük savaşlarına ve onca acılarına rağmen, bugün her şey artık geride kalmış. Bütün birleşik krallığın diğer 2 ülkesi gibi (İngiltere ve Galler) ve Büyük Britanya (ilave olarak Kuzey İrlanda) gibi her şey burada.

Bütün müzeler küçüklü büyüklü ücretsiz. Elinizi kolunuzu sallayarak giriyorsunuz, çünkü zaten kapıyı açıyorlar, gülümsüyor ve selam veriyor, üşenmeden tek tek bilgi veriyorlar. Kaçıncı katta, hangi salon var, hangi tabloyu mutlaka görmelisiniz gibi.

Trafik ya da ulaşım sorunu diye bir şeyden haberleri yok. Yok yani böyle bir şey.

Bütün tuvaletler restaurantlarda, müzelerde, katedrallerde, kiliselerde ücretsiz, tertemiz, sıra yok. Zaten son 50 yıldır neredeyse nüfus artışı olmamış. Ölenlerin yerine yenisi doğmuş hepsi bu. Göç almamış, göç vermemiş. Niye versin ki zaten? Ya da niye alsın?

Sokaklarda tek bir İranlı, tek bir Suriyeli yok. Kaşları dövmeli, saçları ucube gibi insanlar yok. Doğal millet. Saçları olduğu gibi, kaşları olduğu gibi. Aşmışlar bunları.

Özel olarak çocuklar için yapılmış müzeler var. Ya da her müzede çocuklar için bölümler. Bizzat sanatın içine dahil oluyorlar, çiziyorlar, boyuyorlar, kesiyorlar biçiyorlar. DNA’dan, evrimden, insanın ve gezegenin varoluşundan, teknolojik gelişmeleri, hayvanları, kimyayı, fizik kurallarını ve coğrafya tarih bilgilerine kadar eğlenerek öğreniyorlar. Ellerinde kalem kağıt ödev yapmak için koşuşturan çocuklarla dolu müzeler. Ama her yerde oynarken öğreniyorlar. 9-10 kişilik anaokulu çocukları gruplar halinde tarih, resim, sanat ve doğal müzelerini dolduruyorlar. Yüzlerce grup. Öğretmenleri, yerlere oturmuş çocukların önünde, Fransız empresyonistleri anlatırken diz çöküyor, çocuklardan yüksekte olmamak için. Öbür tarafta Van Gogh’un “Zeytin Ağaçları” resmini anlatan öğretmenlerine sorular soran 5-6 yaşlarındaki pembe yanaklı çocuklar. Ben Van Gogh’u duyduğumda 30 yaşındaydım neredeyse. Huşu içinde izliyorum çocukları ve neden biz teknolojide, bilimde, sanatta geri kaldık anlıyorum sanırım. Bizim çocuklarımız bu yaştan itibaren at yarışlarının içine giriyor ve bu karanlık yarıştan ancak emekli olunca çıkabiliyorlar galiba.

Ülkelerin geleneksel kıyafetlerini ve geleneksel müziklerini, müzik aletlerini anlatan bir müze var ki, saatlerimi geçirdim burada öğrenmek için. Hem kocaman ekranlarda izleyebiliyor, hem de çalıp deneyebiliyorsunuz, dans edebiliyorsunuz. Bu çocuklar çok daha kolay ve eğlenerek öğreniyorlar her şeyi. Doğal müzeler doğaya ve yaradılışa ait her şeyi öğrenebildikleri, deneyebildikleri yerler. Ezberlemek yok, sınav yok, test yok. Çocuklar mutlu ve özgüvenli. Çocuklar bizdeki gibi terbiye sınırlarını da aşmıyorlar, saygılı ve disiplinliler.

Toplu taşımalarda koltukların yarısı zaten yaşlı, hamile ve çocuklulara ait, kimse oturamıyor. Bu yüzden zaten gençlerin yaşlı olanlara saygısızlık yapma şansı yok. Diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi taşıtlardan önce inecekler iniyor, sonra sırayla biniyorlar. Hatta biz inmeden bir genç binmeye çalıştığı için, otobüs şoförü tarafından geri indirildi otobüsten.

Bütün birleşik krallık ülkeleri gibi sokakta tek bir çöp yok. Sokaklar sürekli yıkanıyor zaten. Renkli plastikten yapılmış çöp kutuları ilk defa kullanılıyor gibi pırıl pırıl tertemiz. İnsan dokunmak istiyor meraktan. Her şey plastik poşetlerde sımsıkı bağlanarak atılıyor çünkü.

Şehrin her yerinde konumlanmış devasa parklar, zaten dingin olan şehrin içinde daha fazla dinginlik isteyenler için ya da öğlen arasında dinlenmek isteyen çalışanlar için inanılmaz büyük bir fırsat.

Her tarihi köşede, her yer tarih olunca her köşede, kiltler giyinmiş İskoç erkeklerinin çaldığı gaydalara eşlik eden martıların sesleri, puslu ve sisli havada görünmeyen kalenin surlarına çarpıp geri dönüyor gibi geliyor insana. Ne bir polis var sokaklarda, ne bir tek korku. Herkesin sevgi içinde gülümsediği, saygı içinde yaşadığı güvenli bir ülke. Dilencilerin bile sanat yaptığı kültürlerin ülkesi.

Ortaçağın Georgian ve Gothic mimarisine sahip Edinburgh’a aşık olmamak mümkün değil belki ama, dünyanın yarısını silmiş süpürmüş bir gezgin olarak ben bu defa çok içerledim. Bir zamanlar biz dünyayı yönetiyor, bunlar ortaçağın karanlık mahzenlerinde cadı avına çıkıyorken, bir huzur ülkesine dönüşmüşler. Kıskanıyor muyum? İmreniyor muyum? Üzülüyor muyum? Bilmiyorum işte!

Not: Yazılar ile ilgili hukuki sorumluluk yazarların kendilerine aittir

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
 karakter kaldı