103. yılında Çanakkale’nin canlı tanığı Hulusi Oral anlatıyor - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

103. yılında Çanakkale’nin canlı tanığı Hulusi Oral anlatıyor

18 Mart 2018 Pazar

Çanakkale Savaşlarının üzerinden 103 yıl geçti. Ancak açtığı yaralar hala kapanmadı, kapanacak gibi de değil. Denizli kenti için ise inanılmaz bir trajedinin orta yeri. Çanakkale neresi, Denizli neresi diye düşünebilirsiniz. Size bu sorunun doğru olmadığını anlatacak en güzel istatistik yazılardan biri, bundan beş yıl önce, 18 Mart 2013 tarihinde yine bu sütunlarda Sedat Kurt imzası ve “11. Tümen” başlığıyla yayınlanmıştı. Merak edenlere o yazıyı okumalarını öneririm. Denizli’nin, Çanakkale Savaşları dramının orta yerinde nasıl yer aldığını belgelerle açıklıyor.

O dönemin canlı tanıkları artık yaşamıyor. Yaşadıkları dönem içinde derlenmiş kırık dökük yayınlar dışında en dikkate değer ve derli toplu olanı, kentin yetiştirdiği önemli ulusal mimarlardan Prof. Dr. Necati İnceoğlu’nun “Siper Mektupları” kitabı. Uzunca bir zaman baskısı olmayan kitap, yayıncısı tarafından 2015 yılında özel bir baskı ve ek belgelerle okuruna yeniden ulaştırıldı.

Denizli 1915 Çanakkale savaşlarında bunca insanını yitirmişken, canlı anlatım veya yazılı kayıtlar ne yazık ki istenen çoklukta değil. Bunca eksikliğinin sebebini, yaptığımız telefon görüşmesinde Necati Hoca şu yorumla aktardı: “Benim babam da Çanakkale’de savaştı. Ardından Suriye’deki savaşa katıldı ve İngilizlerle çatıştı. Orada esir düşmekten bir eşeğin kuyruğundan tutup nehrin karşı tarafına geçerek kurtuldu. Hulusi Oral ile Çanakkale’de karşılaştıklarını hiç söylemedi. Demek ki orada karşılamamışlar. Farklı birliklerde savaştıkları için olmalı. Denizli’deki evimiz ile Hulusi Oral evi arasında 200 metre bir mesafe vardı. Aynı mahalle de oturuyorduk. Faka ben hiçbir zaman bir araya gelip konuştuklarına tanık olmadım. Savaşa katılan başkaları ile konuştuklarını da hatırlamıyorum. “Siper Mektupları”nı yazarken pek çok belge topladım ama bu tür hatırat sohbetlerine pek tanık olmamıştım. Nedenini çok düşündüm. Anladığıma göre, savaşta yer alanlar onca ölümü görüp savaşın dehşetini yaşadıktan sonra sanırım hatıralarını belleklerinden uzak tutmaya özen gösteriyorlardı. O savaşı yeniden hatırlamak ve konuşmak onlara işkence gibi geliyor olmalıydı. Denizli insanı onca kayıp vermiş olmasına karşın Çanakkale savaşları ile ilgili kayıtlı ve yaygın bir anı birikiminin olmayışının başlıca sebebini ben böyle yorumluyorum.”

Çanakkale cehennemini yansıtan en önemli kayıtlardan biri 1971 yılında yapılmıştı. 11. Tümen 26. Alay bünyesinde takım komutanı olarak savaşa katılan Hulusi Oral’ın ses kaydı, torunu Hulusi Teoman Oral tarafından kasete alınmıştı ve 47 yıl boyunca gün yüzüne çıkmamıştı. Hulusi Oral evi olarak bilinen tarihi evde çıkan yangın vesilesiyle, aile ile yaptığımız görüşmeler esnasında kaydın muhafaza edildiğini öğrendik. Kendilerine bu önemli kaydı yayımlama arzumuzu ilettik, sakınca görmediler ve 4 bölüm halinde yayınladık.

Yayın içinde Çanakkkale Savaşları önemli bir bölüm oluşturuyordu. Ayrıca Hulusi Oral, yukarıda özetlediğimiz dönemsel gelişmelerin önemli figürlerinden biriydi. İstanbul’da hukuk eğitiminin ikinci yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı yaşamının sonraki dönemlerinde tayin edici olmuştu. 1915 Çanakkale Savaşı’na ¬-henüz 19 yaşında- başından itibaren takım komutanı olarak katılmıştı. Conkbayırı ve Seddülbahir’de savaşmış, yaralanmıştı. İstanbul’da tedavi olup yeniden Çanakkale’ye gelmiş, geçirdiği ağır hastalık sonrası üç aylık izinden sonra yeniden cepheye katılmıştı. Erzurum’da Rus ordularına karşı cephe savaşı vermişti. Birliği ile Halep’e geçip, Şam’dan Kudüs’e kadar ilerleyen Osmanlı ordusunda makinalı takım komutanlığı yaparken İngilizlere esir düşmüş, 22 ay Mısır’da esir tutulmuştu. Dönüşünde Konya’da Kurutuluş Savaşı askerlerini eğitirken büyük taarruz başlamış, O da askeri birliği ile Konya’dan Antalya’ya, oradan kurtuluş günlerinde İzmir’e varmıştı. Bu gün yayımlayacağımız bölüm, onun savaşa katılığı yıldan başlıyor, Kurtuluş savaşının sona erip terhis olmasıyla son buluyor.

Burada anlatılan sadece bir hatırat değil. Kaldı ki sıradan bir hatırat olsaydı bile çok önemli olurdu. Hulusi Oral anıları ise sonunda olağandışı bir ulusal varoluş mücadelesine dönüşen, dünyanın ilk kez gördüğü en büyük savaşın cephe hikayesi. O cephede Afrika’dan Hindistan’a, Britanya’dan Avustralya kıtasına uzanan çok uluslu dramın hikayesi. Başka deyişle kocaman bir dünya savaşının, küçücük bir boğazda muazzam bir mücadeleye dönüşen hikayesi.
Orada sadece ulusal bir direniş gerçekleşmedi. Aynı zamanda savaş olgusunun tüm çirkinliği, ikiyüzlülüğü sergilendi, emperyalist güçlerin paylaşım kavgası uğruna nice ulusların feda edildiği görüldü. Çanakkale Birinci Dünya Savaşının adeta aynası oldu, her şeyi tüm çıplaklığı ile yansıttı.
İşte o aynadan Hulusi Oral anlatımıyla yansıyan cephe savaşının kısa öyküsü:

HULUSİ ORAL ANLATIYOR
1914 birinci cihan harbinin başladığı zamanda ben tam 19 yaşıma gelmişim. (İstanbul Hukuk Mektebi’nde) Son imtihanı verdik, temmuz ayı içinde olacaktır, Avusturya veliahtı öldürüldü. Bütün dünya karıştı. İttifak ve itilaf devletleri vardı. Biz ittifaka dahildik Almanların yanında. İngilizler, Ruslar, Fransızlar, onlar bir cephedeydi, nihayet bizimkiler de seferberliği ilana mecbur kaldılar.
Biz orada son imtihanı verdik, sonucu öğrenemeden harbiye ihtiyaç zabiti yedek subay… (Askere alındık) Ağabeyim biraz rahatsızdı, silahsız çıktı. Dedi ben gidiyorum, peki sen git dedik, gitti Arif Ağabeyim. Oğlumun ismi Arif Hüdai’dir ya, onun adını taşır. O gitti, ben kaldım.

11. TÜMEN’E YOLCULUK
Talim talim… Nihayet 1915 Şubat ayına kadar sürdü. Henüz daha harbe girmedik. O sırada Alman Goben zırhlısı ile Breslau zırhlısı Akdeniz’de İngilizler tarafından sıkıştırılınca bizim boğazlardan içeriye girdiler. Müttefikimiz ya! Öbürleri tabi giremiyorlar, Ondan sonra da Karadeniz’e açılmışlar, haydi gidiyorlar, Sivastopol’u bombardıman ediyorlar bizi harbe sürüklemek için. Onun üzerine Rusya bize ilanı harp etti. Böylece kendiliğinden otomatik olarak harbe girdik.

İlk mürettep (düzenlenmiş birlik) çıktı yedek subaydan, onlar Kafkas cephesine gittiler, Rusya’ya. İkinci mürettep biz çıktık Şubat 1915’te, dört arkadaş biz İzmir Dördüncü Kolorduya kura çektik. Hatta birisi Rum’du Lazar isminde, ticaret kaptan mektebinden mezundu. Birisi Denizliliydi hukuktan mezun, güzel lisan falan bilirdi, şehit oldu o da.

İzmir’e gittik, hiç unutmam şubat ayının 15’iydi. Oradan bizi 11. Fırkaya verdiler. Tesadüf bizim Denizli Tümeni yani. Oradan kalktık, ‘(11. Tümen) Balıkesir’de’ dediler, Balıkesir’de bulamadık. Oradan taşınmış. Oradan Havran, Edremit, Ezine, Bayramiç Bulvarbaşı denilen yere geldik, dediler burada.
126. Alay bizim Tümenin bir alayı. Dediler ‘126. Alay önümüzde, mevzide.’ Bozcaada’nın tam karşısında, Bozcaada da karşımızda, biz geri taraftayız. Bizim alay oradaymış, bizi oraya verdiler.

ÇANAKKALE’DE 3. TAKIM KUMANDANI
Talime başladık. Ben 12. Bölüğe verildim, üçüncü takım kumandanı olarak. Rum arkadaşım Lazar’da benimle beraberdi. Bölük komutanı Cemil Bey. Birinci takım kumandanı Rüstem Bey’di. Her ikisi de üsteğmen. İkinci takım kumandanı Hacı Yusuf Bey, alaylı bir teğmen. Üçüncü takım kumandanı benim. Yanıma Lazar’ı da verdiler. 18 Mart derler onu, boğazdan geçmek için zorladıkları gün, o haftaya kadar talimle meşgulüz.

Bir sabah boğazda, yakın bize zaten, Kumkale var orada, müthiş bir ateş başladı. Görülüyor. Boğazları zorlamış geçmek için zırhlılar. Geçemiyor, işte Agamemnon zırhlısı battı o vakit, tıkandı geçemedi. Bizim buradan, Çanakkale’den ateş edilen toplarla batırılan Yavuz zırhlısı da var. Daha önce anlattığım Goben zırhlısının adı Yavuz oldu. Türk ismi verdik sonra, bizim oldu o.

Nihayet düşman geçemedi, kaldı. Eski tarihle 5 Mart denir ona. Sonradan miladiyi kabul ettiğimiz için 13 gün fark etti takvim. Bu şekilde hazırlandık, silah başı olduk fakat gitmedik. Asker çıkarmadık çünkü.

Sonunda eski 13 Nisan, şimdiki 26 Nisan’da, yani takribi bir ay sonra, bir sabah şafak zamanı yine o sahada bir alev çıkıyor. Bir inilti. İhracat başladı. Silah başı edildik, hemen yola gidiyoruz. Harp başladı, asker çıkıyor artık durmadan Çanakkale’ye. Giderken, gideceğimiz yolun solunda, Anadolu kısmında Kumkale vardır ki orası da kale. Orayı da bombardıman ediyor, bir yandan da asker çıkarıyor, oyalama yapıyor. Asker tutuyor orada ki, birinci tümen var orada. Biz arka tarafından cebri yürüyüşle koşarak gidiyoruz. Karanlık limanın üstünden geçtik, yukarıda balon var İngilizlerin, Saros körfezi tarafından, Seddülbahir’den çıkarmış. Nereden kıtalar geliyor, görüyor. Orada tayyare pek yok.

BOĞAZDA ATEŞ ALTINDA
Gittik, vardık Çanakkale’ye geceleyin vapura biniyoruz, karşıya geçeceğiz. Saros körfezinden bombardıman başladı. Endirek atıyor, geliyor, iskelede bizim batırmak istiyor yukarıdan. Teras gibidir çünkü. Denk getiremedi, gece karşıya geçtik. Ha bakalım gidiyoruz. Sabah oldu, ileride harp patır patır devam ediyor, sol tarafta devam ediyor. Aşağı kısım Seddülbahir tarafı, ön tarafımız da Arıburnu tarafı. Biz Arıburnu tarafına gidiyormuşuz, 126. Alayımız da Seddülbahir tarafına. İkindi yaklaştı, düşman asker çıkardı tabi. Fakat önünde 57. Fırka var, daha başka eskiden (önceden yerleşmiş) fırka var. Onlarla harp ederken İngilizler korkaktır biraz, çıkardı mı hemen çiğneyip geçemez. Mevzi alırlar, harbe alışkın değiller. Onların malzemesi harp ediyor. Evvela dümdüz ediyor, ondan sonra asker… Neyse bir giriştik, ateşin altında başladık. Hücum!

“KELLE, BACAK, KOL, KEMİK GÖKTE FIRLIYOR”
Birbirimize girdik. Çok kimseler vardı, ölenin hesabı yok. Onlar saldırdı tabancayla, biz de elimizde süngüyle… Allah… Allah… gidiyoruz. İki üç saat böyle süngüyle birbirimizi vurduk, kırdık. Dayanamadı, çekildi. İlerledik. Denizin kenarına kadar belki yaklaştık fakat sabah yaklaşıyor duramazsın, çünkü denizin kenarında zırhlıları var. Yanıyordu. Bizim top yok, Almanya’dan top gelmemiş, yol açılmamıştı daha Bulgaristan’dan o zaman. Top-tüfek bir şey yok. Bizim Yavuz zırhlısı ta Çanakkale’nin önünden ateş ediyor endirek böyle. 120 parça harp setimiz var yanıyor. Kelle, bacak, kol, kemik gökte fırlıyor böyle. Sabaha yakın çekildik. Tabi ilerleyemiyor o da, korkuyor. İki gün bu şekilde, üçüncü gün de böyle.

GECE SALDIRI GÜNDÜZ MEVZİ
Şimdi cepheyi düzeltmek lazım! Enver paşa gelmiş. O ölenin, arkadan gelen takviye askerin haddi hesabı yok. Kim kime! Akşam oldu, biz yine hücuma geçtik. Çünkü ilerliyoruz gündüz. Benim aklıma şu geldi: Bunlar dedim korkak insanlar. Halbuki bizimkiler de karma karışık oldu, ileri hücum ettiğimiz zaman sağdakilerin haberi yok. Kimsenin kimseden şeysi (bilgisi) yok. Ne bölük kumandanı, ne alay kumandanı artık belli değil. Asker ve subaylar, zabitler, vicdanlarının, cesaretlerinin, vatanperverliğinin icabını yapıyor, saldırıyor. Ölüyor, bağırıyor. Ne olursa olsun, ordu hücum emri verdi, borusu çaldırıldı. Aklıma geldi, tabi borazanım takım zabiti, verdirdim, gece sağa doğru bir hücum, hadi yine deniz kenarına. Sabahleyin yine çekildik.

DERKEN BİZ KURŞUNU YEDİK
Dördüncü günüydü. Tutunmak lazım. Siper yok, bir şey yok. Tertibat aldılar. Arıburnu’nun Kanlısırt kısmı vardır şöyle orta yerine doğru. Bizi o tarafa çektiler, yeni kıtayı sonra getirmişler falan, taarruz yapılacak sabahleyin. Derlendik toplandık, kalanlar, ölenler, takviye edilen… hani bir çoklarının künyesi, isimleri bulunuyor ya hala, 250 bin kişinin şehitliği vardır Çanakkale’de. Çoğunun ismi belli değil. Sabahleyin muayyen saat geldi hücuma geçtik. Yakın, ne kadar yakın aramız! 15-20 metre yaklaşıyoruz. Boyuna makineli tüfek tarıyor. Derken biz kurşunu yedik buradan. Nasıl düştüğümü bilmiyorum ben, kalmışım orada. Askerin gelme imkanı yok, sırta çıkmayacak. Aradan epeyce zaman geçtikten sonra gözüm açılmaya başladı. Baktım geride duman kayboluyor. Ben neredeyim dedim, bölük kumandanı Cemil Bey, ‘buradayız, yaralandınız geçmiş olsun’ dedi. Bir İsmail onbaşım vardı, Milaslı sıhhiye onbaşısı. O araya girmiş iki hattın arasına, yatarak gelmiş böyle emekleyerek, beni çekmiş. Çok severdim ben, hepsini severdim askerimin. Beni sırtında sürüklemiş, kurtarmış getirmiş. Aldılar, götürdüler. Nihayet gittik. Yaralı olarak bir vapura bindirdiler, Erdek açıklarına geldik, bir İngiliz Tahtelbahir’i (denizaltı) önümüze çıktı. Bizi durdurdu, İstanbul’a bırakmadı. Erdek’e çıkardılar. Oradan Bandırma’ya gittik, oraya götürdüler, orada tedavi olduk.

“DÜŞMANLA ARAMIZ BEŞ METRE”
Ondan sonra İstanbul’a geçtik, tekrar Keşan-Gelibolu tarikiyle, Haziran başında Çanakkale’ye, Seddülbahir tarafına geldik. Çünkü tümen ve kıtam Soğanlıdere’ye inmiş. Arıburnu’ndan çekilmiş, oraya geçmiş. Oraya gittim. Zaten siper harbi başladı, bomba harbi başladı, düşmanla aramızda beş metre, on metre, on beş metre azami siperler içerisinde, kum torbalarıyla örtülü, mazgal deliklerinden harp ediliyor. İlerlemek imkanları kalmamış. Bu vaziyette 16 Temmuz’a kadar hatırlıyorum, kaldık. Ondan sonra hem askerin noksanlarını doldurmak, hem de temizlenmek için geriye çekildik. Asker çamaşırını yıkadı, tam kurumadan bir emir geldi, haydi silah başı.

Anafartalar’a düşman asker çıkarmış. Yani Conkbayırı harbi.

CONKBAYIRINDA GÜNEŞLE BERABER TAARRUZ
Bunun üzerine Sarıçalı’dan hareket eden kıtamız, alayımız, taburumuz, bölüğümüz bu defa Arıburnu’nun kuzey tarafında, Conkbayırı’nın altındaki vadiye geldi. Düşman Lord Kitchener (dönemin İngiliz harbiye nazırı-savaş bakanı, İtalya açıklarında batırılan İngiliz savaş gemisinde öldü) ordusu denilen taze ordusunu Anafartalar’a çıkarmış, beri taraftan da Conkbayırı’nı işgal etmiş. Conkbayırı denilen yer-biz sonra gördük ve çıktık aldık orayı-bütün iç boğazı görüyor. Orayı düşman tuttuğu taktirde bütün Çanakkale düşebilecek. Onun devamına Abdurrahman bayırı deniyor, biraz aşağı kısımlarına doğru, oraya dolmaya başladı asker. İşte Atatürk’ün 19. Fırka kumandasını orada yaptığını şimdi radyolar anlatıyorlar, hatta oraya abide falan da yaptılar şimdi, park öte beri falan da yaptılar. Aşağıda toplandık. 28. Alayı da vardı bizim 10. Fırkanın. Bütün alay müftüleri bayrakları hazırladılar, topyekun hepimiz mevcut hazırlanmış askerimizle sabahleyin güneşle beraber taarruza kalktık. 250-300 metre irtifada tepe, yukarıda. Beş altı saat devam eden bir taarruzda taş yığını gibi ölüler kalmak suretiyle tırmana tırmana ateş, ateş ede ede -yukarıdan makineli tüfekle bizi eziyor- yukarıya çıktık. Düşman bu hücuma dayanamadı ve Conkbayırı’ndan kaçtı.

ÖLÜLERİN KOKUSUNDAN YEMEK YENMİYORDU
Arkasında çatlak deresi denilen muazzam bir dere vardı, kaçacak yer bulamadığı için tepeden çoğu o vadiye uçtu ve geberdiler. Bu suretle tuttuk fakat müthiş bir bombardıman başladı. Ama tepenin arkası dik olduğu için barınabildik. Gece tuttuk orayı, bir gün orada kaldık, bir başka kıtaya teslim ettik. Biz sağa doğru, Conkbayırı’ndan Abdurrahman Bayırına, Oradan da Konuk Bayırı denilen aşağıdan Anafartalar tarafındaki Bomba Bayırına indik. Uzun müddet orada savaştık, nihayet düşman kaçmazdan bir ay evvel tutunduk. Mütemadiyen harp ediyoruz. Ölüden, ölülerin kokusundan, kurtlardan, yemek-ekmek yeme imkanı yok. Çünkü hücum ediyoruz, on metre, birbirimizi boğuyoruz, ölüler kalıyor. Alamazsın. Kokuyor. Temmuz-Ağustos ayları bu aylar. Bu kadar feci vaziyetteyiz, ne olduk belli değil. O kadar perişan vaziyetteyiz.

Yalnız biz harpteyiz. Ben orada hastalanmışım, bağırsaklar, her şey bozulmuş. Perişan vaziyette ayakta duramıyorum. Beni almışlar götürmüşler, İstanbul’a göndermişler. Ta Kadıköy’de farkına vardım. Orada tedavi görürken bir ay sonra düşman kaçtı artık, çekildi. Bana bir ay tebdili hava verdiler, gittim köye. O zaman merhum Arif Ağabeyimi İzmir’de gördüm hastanede, bir daha da görmek nasip olmadı. Allah rahmet eylesin Menemen cihetinde silahsız askerdi, ölmüş. Hukukun ikinci sınıfını beraber bitirmiştik.

NAMUS, VİCDAN HARP EDİYOR
Gittim köye bir ay kaldım. Oradan Edirne’ye. Kıta Edirne’de. Oradan hazırlandık, Galiçya’ya gideceğiz diyorlardı. Bu sefer Kafkas’ta Ruslar Erzurum’u almış, ilerlemeye başlamış. İngilizler çekildi gitti Çanakkale’den, haydi bu sefer doğuya. Toroslardan geçerek Adana cihetinde trenden indikten sonra, yaya olarak Malatya’dan, Elazığ’dan, şimdiki Bingöl denilen Çapakçur’a -eski adı Çapakçur’dur- vardık. Oradan sola döndük kız yaylasına. Orada eşek meydanı denilen kartal tepeleriyle Kiğı kazası ve Dersim yönünde cephe aldık. Düşman Erzurum’u almış geliyor. Şansımız bu, hep karşılaşıyoruz böyle. Orada onu durdurduk. Orada iki harp verdik. (Düşman) iki taarruz verdi, ikisinde de tarruzunu kırdık. Muvaffak olamadı, biraz esir de verdi. Çanakçı’da mevzi almıştık, nihayet orada iken teslim ettik orayı, biz kalktık gittik. Yıl 1915’in sonlarıydı. 1916 yılına giriyoruz.

Oradan Osmaniye, Diyarbakır ve Mardin’e geldik. Sokaklarda çocuk ölüleri var. Vatandaşlar açlıktan kırılıyor. Hayvanlar ölüyor da, derisini yiyor asker. Yiyecek namına hiçbir şey yok. Kar gırtlağa kadar feci durumda. Namus, vicdan harp ediyor. Bu da bir cephe, bir şey yok elimizde.

SURİYE’DE İNGİLİZ SAVAŞI
Oradan geldik Halep’in Müslümiye kazasına. Burada taburların üçüncü bölüklerine makineli bölük yapacaklar. Beni 12. Makinalı bölük kumandanlığına tayin ettiler. Yanıma iki muvazzaf mülazım verdiler. Ben yedeğim ama kıdemliyim. Derhal teşkilat yaptık, üç ayın içerisinde yetiştirdik. Tümen hazırlandı, alay da hazırlandı, haydi Halep! Aşağıya gidiyoruz şimdi, Kudüs cephesine. Halep’e indik, Halep’ten Lübnan’dan, Hama, Humus, Şam. Cebri yürüyüş gidiyoruz. Oradan aşağıya indik. Lübnan, Hanlüben var kaza, oraya vardık. Şans dedim ya, İngilizler Kudüs’ü almışlar, Hanlüben’e doğru geliyor, bu sefer onlarla karşılaştık. Onları durdurduk, başladık harbe. Çatıştık birkaç sefer, onları durdurduk. İngilizleri iyi biliyoruz. Fakat bizim vasıtamız o kadar çok değil.

MISIR’DA 22 AY ESARET
Nihayet 1917’nin 26 Ağustos’unda sol tarafımızda bir Arap yüzbaşı vardı, hainlik yapıyor. Bölüğü bırakıp İngilizlere kaçıyor. Bölüğün olduğu yer şosedir, oradan bizi çeviriyorlar, alayın iki taburunu ateş edip harp ederken esir alıyorlar. Hatta beni makinalı bölük kumandanı diye süngülüyorlardı kurtardık. Aldılar oradan, Cizirye sırtlarından Kudüs’e esir götürdüler. Oradan Mısıra gittik.
22 ay Mısır’da kaldık esir olarak. İşte orada biraz Fransızca okuyup öğrendik. İngilizler esirlere fena muamele yapmazlar. 22 ay sonra terhis edildik Haziran’da. 1919 Haziran’ıydı ki Atatürk’ün Samsun’a çıktığı ayın sonunda.

OKUL YERİNE İSTİKLAL CEPHESİ
İstanbul’a geldim. Dedim ya, okulda iki sınıfın imtihanını vermiştik, daha iki sınıfın imtihanını vermemiştik; aradan altı sene geçti. Derhal 3 ve 4. sınıfın kitaplarını aldım. İstanbul Hükümeti biz yedek subaylara üç ay izin veriyoruz deyip bıraktılar. Daha o vakit Anadolu harekatı iyice başlamış değil. Atatürk yeni geçmişti.

İstanbul’dan kalktım Uşak’a geldim. 15 Mayıs’ta Yunanlılar çıkmış, bir vaveyladır gidiyor her taraftan. Uşak’a trenle geldim. Orada milli kuvvetlerden birisini verdiler hayvanla beraber, bindim hayvana köye geldim. Düşman da Çal’a yaklaşmak üzere. Aşağıdan doğru geliyor. Köye geldim, babam beni görünce ağladı ve ‘eşini kaybeden oğlum’ dedi. O zaman Arif Ağabeyimin kaybolduğunu anladım. Çünkü bütün mektep hayatımız beraberdi.

DENİZLİ MECLİSİNİN KURULMASI
Neyse, geldik biraz zaman geçti, tropikal hastalığa yakalandım. Sıtma. Üç ay istirahat edeceğiz zaten. O sırada ilk genel meclis kurulacakmış Denizli’de. Eskiden vilayet merkezi İzmir’di. Sancak teşkilatı, kaza teşkilatı vardı. Denizli İzmir’e bağlı sancaktı. Genel meclis İzmir’de kurulurdu. Artık o yok şimdi, ilk olarak Denizli’de kurulacak.

Seçim yapılacakmış. Benim geldiğimi Çal’da haber almışlar, beni de seçmişler. Babam geldi, oğlum böyle böyle oldu dedi. Peki baba dedim. Denizli’ye indik, genel meclisi kurduk. Necip Ali (Küçüka) merhum, o benim sınıf arkadaşımdır, o da mahkemede aza. Yedek subay ya o da, onunla askeri polis teşkilatı kurduk. Ben adli kısmı, o siyasi kısmı idare ediyor. Genel meclisi de idare ediyoruz.

KONYA’DA ASKERİ EĞİTMEN
Üç ay kadar kaldık. Ondan sonra, depo alayı teşkil ediyorlar Konya’da, beni Ankara öğretmen olarak seçiyor. Diyorlar bunun askeri hayatı çok ağırdır, tecrübeleri fazladır, bunu oraya alalım diyorlar. Bir emir geliyor, seni öğretmen olarak alacaklar diye. Ne emir verirlerse biz emre amadeyiz. Kalkıyoruz, genel meclisimizi devredip oraya gidiyoruz. Nihayet ben bu sefer fiili olarak harbe girmiş olmuyorum, depo alayında işte asker yetiştiriyoruz. Taarruz başladı, biz Antalya’ya geldik, Antalya’dan İzmir’e indik. İzmir’in kurtarılmasıyla beraber biz de geldik. Terhis oluncaya kadar orada kaldık.

***
Son söz söylemeye gerek var mı?
Hulusi Oral Anılarının Çanakkale ile ilgili bölümünü aşağıda yer alan kendi sesinden dinleyebilirsiniz.

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

 karakter kaldı