TURİZM MERKEZİ OLMA YOLUNDA - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

TURİZM MERKEZİ OLMA YOLUNDA

TURİZM MERKEZİ OLMA YOLUNDA

Yaklaşık 10 yıl önce başladığımız “Tarihin Peşinde” başlıklı ören yeri ziyaretleri ve yazılarımızın, o ilk dönemlerde heyecan veren tarafı kazıların yeni başlamış olmasıydı. 2000 yılına kadar Müze araştırma kazılarını saymazsan, Denizli idari sınırları içinde Hierapolis dışında hiçbir arkeolojik kazı yoktu. Laodikeia kazısı 2002 yılında başladı. Orada elde edilen bulgular, giderek başka kazılar için örnek oldu. 2007 yılında üç ayrı alanda birden yeni kazı kararı alındı. Bunlardan birisi Becesultan Höyüğü (Çivril), diğerleri Tabae (Kale) ve Tripolis (Yenicekent) antik kentleriydi. Her üçü de Ege Üniversitesi Arkeoloji Bölümünden bilim ekiplerince kazılıyordu. Zamanla Tabae ve Tripolis kazı ekipleri yerini Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümünden ekiplere bıraktı.

Yaşar TOK / DENİZLİHABER / 15 Ağustos 2018 Çarşamba, 15:50

Ege Ünv.’den Yard. Doç. Dr. Aytekin Erdoğan, 2010 yılında Denizli Müze Müdürlüğü Başkanlığında süren Tripolis kazısının uhdesini üzerine almak istedi. Ancak yönetmelik Yardımcı Doçent unvanına kazı verilmesini engelliyordu. O nedenle Erdoğan Tripolis kazılarını 2009’dan sonra bıraktı. 2010-2011 yıllarında kazı yapılmayan Tripolis, 2012 itibariyle Yrd Doç. Dr. Bahadır Duman’ın bilimsel başkanlık ettiği ekip tarafından, Denizli Müzesi Başkanlığında yeniden kazılmaya başlandı.

TRİPOLİSE İLGİ DUYMAK

Tripolis’e, bir gazeteci, ilgili yayınlara aşina eski kitapçı ve tarihsever olarak her zaman özel bir ilgi duydum. Bunun çeşitli nedenlerinin ilki, kentin yıkılması ve terk edilmesi sonrası nasıl bir evrim geçirdiğini, yüzeydeki kalıntılara bakarak tasavvur edebilmekti. Kent Büyük Menderes Nehri kenarından başlayan, yumuşak bir kavisle yükselip sonradan kuzeyde dik bir tepeye tırmanan, akropol olduğunu düşündüğüm zirvedeki yapıları uzaktan görülebilen görkemli bir topoğrafyada yerleşikti. Yüzü güneye dönüktü. Ovaya açılıyordu. Muhteşem bir su kaynağının hemen bitişiğine inşa edilmişti. Kuzey batıdan Pergamon, Sardis ve Phaledelphia aksının, batıdan Efes, Trailles, Nysa gibi klasik helen-Roma kentleri yolunun, Güneyde ise Lycus Vadisi antik yerleşim kentlerinin çakıştığı merkezde yer alıyordu. Tripolis (üçkent) adlandırmasının böyle bir coğrafi özellikle ilgisi var mıydı bilmem. Ancak kentin Yukarı Menderes havzası boyunca sıralanan sayısız antik kenti, Dinar’da kurulmuş olan ticaret merkezi Apemeia yoluyla Anadolu içlerine bağladığı görülüyordu. Sadece bu tasavvur bile heyecan vericiydi.

İkinci olarak kazıların başlamasıyla, daha ilk yıldan itibaren elde edilen verilerin, sonraki yıllarda nelere şahit olacağımıza dair sunduğu işaretlerdi. Kent neredeyse sapasağlam duruyordu. Yeraltında kalan kısmı, terk edildikten sonra hızla toprak tarafından kalın bir tabakayla örtülmüş, yapıların pek çoğu ayakta kalmıştı. Bir kavşak kenti olması nedeniyle, sadece bölgesel karakterde değildi. Başka bölgelerin kültürel izlerine de buluntularda, sikkelerde ve yapı özelliklerinde rastlanıyordu.

Bir de kazı ekipleriyle kurduğumuz samimi, sıcak ve içten ilişki çekiciydi. Gerek ilk kazıları yürüten Dr. Aytekin Erdoğan ve gerekse halen kazı başkanı olarak çalışmaları sürdüren Doç. Dr. Bahadır Duman’ı, mesleğinin klasik insanları olarak tanıdım. Yaptığı işe saygı gösteren bilim insanlarıydı. ‘Hemen kazalım, hemen restore edip ayaklandıralım, hemen turizme açalım’ kaygısının yerine, bilimi önceleyen, yaptığı işin yayın ve birikimine özen gösteren genç akademisyenlerdi. Bu nitelikler Tripolis için olduğu kadar, arkeoloji dünyası için de taze kazanç sayılmalıydı.

10 YILIN SERÜVENİ

Tripolis’e ilk olarak 2008 yılında yolum düştü. Dönemin kazı bilimsel başkanı Aytekin Hoca ile kazı evinde yediğimiz akşam yemeğinin ardından uzun uzun konuşmuştuk. O konuşma sonradan devamlı hale gelecek olan Tripolis’i izleme merakımın başlangıcı oldu. O yıl, kentin doğu-batı aksına uzanan cadde (o dönem Suriye Caddesi olarak adlandırıyorlardı) üzerinde buldukları çeşmenin (Orpheus Çeşmesi), rölyef bezeli süslemeleri hayranlık uyandıracak denli güzeldi. O bezemeli mermer çeşme sırtı, sonraları Hierapolis Müzesi bahçesine taşındı. Halen orada ve üzerindeki figürler doğanın tahribatına uğruyor. Umarım daha fazla tahribatın önüne geçmek için kazı ekibi veya Müze Müdürlüğü bu özensizliğe müdahale edip bölge için ünik (tekil-eşsiz) olduğunu düşündüğüm böylesi bir örneği ciddi biçimde korumak üzere harekete geçerler. Yoksa onca kazmak, bulmak, temizlemek, envanter oluşturmak zahmetine katlanmanın anlamı var mı? Bırakın olduğu yerde kasın. Üzerindeki toprak bunca bin yıllar boyunca koruduysa, bundan sonra da korumasını bilecektir. Hatta kalıbı alınıp imitasyonu kendi yerine yerleştirilemez mi? Kazılar bunca ilerlemiş, koruma sorunu çözülmüş, kazı planlaması orta ve uzun vadeli olarak ele alınma kıvamına gelmişken, çeşmenin kendi yerinde ziyaretçileri karşılaması Tripolis’e yakışmaz mı? Bahadır Hoca’nın bu konuda duyarlı olduğunu biliyorum. Bir fırsatını bulup Orpheus Çeşmesi için bir şeyler yapacağına ilişkin umudumu bu nedenle koruyorum.

Kazıların sonraki yılları idari sorunlarla geçti. Yrd. Doç. Dr Aytekin Erdoğan kazı yükümlülüğünü Denizli Müzesi Başkanlığından kendisi üzerine almak istedi. Yönetmelik gerekçesiyle bu mümkün olmayınca, 2009 sonrası kazılar durdu. İki yıl kazı yapılmadı. O yıllar boyunca Valilik ve İl Kültür Müdürlüğüne yönelik pek çok eleştirel yazı yazarak uyarılarda bulunduk.

Nihayet 2012 yılında Müze Müdürlüğü Başkanlığında kazıların ikici dönemi başladı. Başına bilimsel danışman olarak, Pamukkale Ünv. Arkeoloji Bölümünden Yrd. Doç. Dr. Bahadır Duman geldi. Bahadır Hoca Doçent oldu ve kazıları kendisi üstlendi. Gerisini Hoca’nın anlatımıyla verelim.

Onunla Yenicekent’teki kazı evinde görüştük. Sonra kazı evini gezdik ve yapılan laboratuvar çalışmaları ve restorasyonları izledik, depolara girip envanteri gördük. Hoca’nın ricası üzerine özellikle depoda fotoğraf çekmedik. Daha çok alanda yapılan çalışmaları fotoğrafladık. Bunun nedeni, henüz tam olarak açıklaması yapılıp envanter kaydı tamamlanmamış olan buluntular konusunda hem ekibin, hem de genel olarak Bakanlığın fotoğraf çekimine mesafeli duruşuydu.

TRİPOLİS GÜNEŞİ YENİDEN GÖRÜYOR

Hocam 2018 yılına kadar yapılan kazı çalışmalarını kısaca özetleyebilir miyiz?

Tripolis’te ilk kazılar 1994 yılında Denizli Müzesi tarafından yapılıyor. Bir aylık kısa bir çalışma bu. Uzun bir aradan sonra yine Denizli Müze Müdürlüğü Başkanlığında, Ege Üniversitesinden Aytekin Erdoğan’ın bilimsel başkanlığında, 2007-2009 arasında yapılan üç yıllık bir çalışma daha var. Bu üç yıl içinde yapılan kazılar da kısa süreli çalışmalar şeklinde gerçekleşiyor. Sonra yine bir ara var. Son olarak 2012 yılı 18 Haziran tarihinde benim bilimsel danışmanlığımda yeniden ve sürekli kazılar başladı. Tripolis kazıları o tarihten itibaren kesintisiz olarak devam etti.

KORUMA VE ALTYAPI ÖNEMLİ

Siz geldikten sonra yaptığınız ilk çalışma ne oldu?

2012-2018 arasındaki kazılar döneminde, öncelikli olarak bir plan-program doğrultusunda antik kentin sınırlarını belirlemek için birkaç yıl harcadık. Kentin sınırları neredeydi, yerleşim alanı neresi, kamu binalarının tespiti, birinci ve üçüncü derece sit alanlarının sınırları nasıldı? Bunları netleştirmek amacıyla daha çok fotoğraflama çalışmaları yaptık. Sonra altyapıya yönelik çok çalışma yaptık tabi. 2013 yılında Güney Ege Kalkınma ajansına bir proje sunarak, antik kentin 6000 metrekarelik bir bölümünün etrafını tel örgüyle çevirdik. Tahmin edersiniz, kazılar başladıktan sonra insanların da ilgisi artıyor ve korumaya yönelik çalışmak gerekiyordu, bunu yaptık. Sonra önceki yıllarda başlayan ve yarım kalan kazıları devam ettirdik. Bunlardan en önemlisi de sütunlu cadde dediğimiz, kenti doğu-batı yönünde kesen ana caddeydi. Burayı tamamladıktan sonra kentin içine doğru, kamu binalarının bulunduğu alanda çalışmaya başladık.

Her yıl ne kadar zaman kazı yapıyorsunuz?

Bu çalışmaları yaparken önceki kazılarda farkı neydi, bunu söylemekte fayda var. Biz Denizli’de, Pamukkale Üniversitesinde olduğumuz ve iklim uygun olduğu için kazılar sürekli hale geldi. Ben haftanın birkaç günü okuldaki ders programımı ayarladıktan sonra geri kalan zamanı buraya ayırabiliyorum. Yine bir başka farkla, hem PAÜ’den, hem Denizli Valiliği’nden ve hem de Kültür ve Turizm Bakanlığından çok önemli desteklerle bu işleri sürekli hale getirdik. İki ay çalışıp bırakmakla, 12 ay kazı yapmak arasındaki en büyük fark elimizdeki elemanları tutabilmek. Restoratör, mimar, arkeolog gibi kadroyu bir kez kaybettiğiniz zaman onların yeniden toplanması zor. İlk etapta bu sürekliliği sağladıktan sonra o büyük yapılarda çalışmaya başlayabildik.

TRİPOLİS BİR YOL KAVŞAĞI

Sizin açığa çıkardığınız önemli yapılar neler?

Mesela en önemli yapılardan bir tanesi agora. Kentte şu ana kadar tespit ettiğimiz üç tane agora var, bunlardan iki tanesi oldukça geniş alanda. 3000-3500 metrelik alana yayılıyorlar. Bir tanesi, kemerli yapı olarak isimlendiriyoruz, 500 metrekarelik alanı var, bir de bunun üstü kullanılmış, Batı Anadolu’daki nadir örneklerden bir tanesi. Smyrna (İzmir) agorası ile pek çok benzerlikler taşıyor. Bu kentte neden bu kadar çok agora ve ticaret merkezi var? Çünkü Anadolu’nun kuzey batısındaki Pergamon’dan Bergama) çıkarak Sardis (Salihli) ve Philadelphia (Alaşehir) üzerinden gelip Anadolu içlerine uzanan bir ana yol üzerinde. Gelip geçenlerin uğrak yeri olmuş. Agora fazlalığının nedeni bu. Yine bu alanda yaptığımız çalışmalarda, agoranın yanında bu kez güney-kuzey doğrultulu bir cadde daha bulduk. 10 metre genişliğinde anıtsal bir cadde. Önemli olması lazım çünkü yol üzerinde 18 tane heykel kaidesi ve heykelleri bulduk.

Antik dönemde tüm Roma kentlerinde heykel var. Sizin bulduklarınızın farkı ne?

Evet, antik dönemde heykel her yerde var. Bütün Roma kentlerinde var ama bizim bulduğumuz heykeller ağırlıklı olarak geç antik çağ dediğimiz M.S. 375-400 yıllarına ait heykeller. Bunların kimlere ait olduğunu da biliyoruz. Çünkü heykel kaidelerinde isimleri ve ne işi yaptıkları yazıyor. Bu anlamda çok önemli. Mesela Afrodisias geç antik çağın önemli heykel okullarından biri olarak bilinir, Efes de öyle bilinir. O nedenle Anadolu içlerinde Tripolis gibi bir kentte bu tip heykellerin çıkması bizi şaşırttı. Ama sonra araştırmalar ilerledikçe bunların Tripolis’in önemli vatandaşlarının, tüccarlarının, dini liderlerinin, aynı zamanda Lidya eyalet valilerinin heykel ve portreleri olduğunu tespit ettik. Yine aynı şeyi söyleyeceğim, kent geçiş güzergahında olduğu için Anadolu’nun içlerine giderken kente uğrayan valiler, konsüller ve önemli kamu görevlilerinin onuruna bu heykelleri yaptırmışlar.

SİVİL MİMARİ ORTAYA ÇIKIYOR

Girişte sivil yapılar var. Villa tipi diyorsunuz onlara. Taban mozaikleri dışında özellikleri ne?

2013 yılında o konut alanında çalıştık. Yani bir sivil mimariye ait yerleşimde çalışmıştık. Keza 2019’da da onun devamını getiriyoruz şimdi. O zamanki çalışmalarda 8 odadan oluşan bir villa tespit ettik. Zemin artı bir kat olmak üzere iki katlı, üst katları ahşap mekanlardı. Villa olarak nitelememin sebeplerinden biri, merkezde sütunlu bir avlu ve bu sütunlu avlunun etrafında odalardan oluşuyor. Bu odaların iki tanesinin zemininde de hiç bozulmamış mozaikler bulduk. O bölgede yaptığımız kazılarla M.Ö birinci yüzyıldan başlayıp, M.S. 6-7. yüzyıla kadar tekrar kullanıldığını tespit ettik. Yani bir felaketten sonra evler yıkılmış ama tekrar onarılıp yeniden kullanılmaya devam etmiş.

Neden ısrarla yaşamaya devam etmişler?

Bir kere Tripolis’in kuzeyi yüksek bir tepeyle çevrilmiş, korunaklı bir alan. Hemen yanı başında Büyük Menderes Nehri akıyor. Güney bitişiğinde nehirle de birleşen çok geniş tarım arazileri var. Bu üç eleman kentin terk edilmeyişinin başlıca sebepleri. Bu durum aynı zamanda zenginlik göstergesi evlerin, çeşmelerin, caddelerin, agoraların neden yapıldığını da gösteriyor bize. Yani insanlar terk etmeden yüzyıllarca yaşam sürdürmüşler.

YERLEŞİM M.Ö. 5500’LERDEN BERİ VAR

Sizin son tespitlerinize göre kentin tarihi ne kadar geriye uzanıyor?

Kentin kuzeyinde 2012 yılında Dr. Öğretim Üyesi Erim Konakçı ile yaptığımız yüzey araştırmalarında, Yenice Höyük ve Hamambükü Höyük adıyla iki tane höyük belirledik. O çalışmalarda Erim Konakçı buradaki yerleşimlerin Kalkolitik döneme kadar gittiğini tespit etti. Burada M.Ö. 5500’lerden itibaren ılıman iklim, Büyük Menderes Nehri, tarıma elverişli araziler ve korunaklı coğrafya sayesinde yerleşimin sürekli hale gelmiş. Yani burada yerleşim alanı günümüzden 7000 yıl önce kurulmuş.

Kazılarda sizi zorlayan faktörler var mı, nelerdir bunlar? Mesela ödenek vb. yeterli mi?

Tabi bu arkeolojik araştırmaları sürekli ziyaret ettiğiniz için biliyorsunuz, en önemli eksiğimiz maddi imkansızlıklar olarak ortaya çıkıyor. Bu eksikliği çeşitli projeler üreterek gidermeye çalışıyoruz. Bu anlamda Türk Tarih Kurumu başta olmak üzere PAÜ’nün bilimsel araştırmalarımıza çok büyük destekleri oldu. Kültür ve Turizm Bakanlığının temel olarak destekleri var. Denizli Valiliğinin YİKOB üzerinden desteğini sağladık. Şimdiye kadar bu şekilde geldi.

Çok taze bir haberi de sizinle paylaşayım buradan. Güney Ege Kalkınma Ajansı (GEKA) geçen aylarda bir kültürel miras çağrısına çıktı, biz de buna başvurduk. Sonuç olarak iki milyonluk bir proje desteği aldık. Bu bizim önümüzü çok açtı. Verilen rakam sadece tek bir yapı için.

ANITSAL ÇEŞME ÇEKİM MERKEZİ OLACAK

Bu yapının özellikleri nedir? İki milyonluk bir ödenek tek yapı için çok büyük rakam değil mi?

Biz geçtiğimiz yıllarda burada anıtsal bir çeşme bulduk. Yaklaşık 30 metre uzunluğunda, 7 metre genişliğinde. İki katlı ve 14 metre yüksekliğe sahip olduğunu tahmin ediyoruz şimdiki buluntular dahilinde. Siz takip ettiğiniz için söylüyorum, Burdur Ağlasun’da, Sagalassos antik kentindeki Antoninler Çeşmesi’ne benzer bir çeşme bu. Ayağa kalktığında çok anıtsal olacak ve bir cazibe merkezine dönüşecek burası.

Çeşmenin kalıntıları ne durumda? Tahribat var mı?

Çeşme yıkıldığı gibi kalmış. Kalıntılar, sütunlar, arşitrav ve frizler vb. neredeyse tümü olduğu gibi korunmuş. Biz 2016 sonu gibi tespit ettik bu çeşmeyi ama önümüzü göremediğimiz için çalışmayı durdurmuştuk. Çok önemli bir maddi kaynak lazımdı. İşe başlasak yarım kalacaktı. O yüzden bekletmiştik. Şimdi bu desteği aldık. Ekim ayından itibaren oradaki çalışmalara başlamayı planlıyoruz. Çeşmeye başlayacağız ama başka projeleri de ilerletebilecek elemanları elimizde tutacağız.

Yani burası için bölgesel kültür turizminin çekim merkezlerinden biri haline gelecek demektir bu.

Biz tabi işin bilimsel çalışma ayağını sürdürmekle yükümlüyüz ama turizm önemli. Biz arkeolojik anlamda o çeşme ne zaman yapılmış, nasıl yıkılmış, ne kadar ayakta kalmış, tamiratlar var mı, bunların üstüne çalışıyoruz. Ama bu çalışmaların sonucunda çeşmenin bir kısmı da olsa ayağa kalkıyor ve sonra artık insanlar ziyaret ediyor. Yani aslına bakarsak herkesin faydalandığı bir alan arkeolojik kazılar.

BİR ÖRNEĞİ MİLET’TE VAR

Çeşmenin bir çizimini yaptınız mı?

Benzer bir şey var elimizde. Şu anda elimizde yapıyı örnekleyecek biz çizim yok ama nasıl olduğuna dair başka bir çeşmenin görüntüsü var. Milet’te agoraya yakın alanda benzer bir çeşme vardır. Size onun fotoğrafını verebilirim. Gerçi Milet’teki çeşme de temel seviyesinde kalmış ama onlar bir canlandırma yapmışlar, onun fotoğrafı var.

Bu çeşmenin ilk çalışma yılında en üst katta dört heykel bulduk. Bu heykeller Nemesis, İsis, rahip ve boğa ve rahibe heykelleriydi. En üst kat olunca kolay oldu. Hemen yüzeyde bulduk. Çalışmalar ilerledikçe yaklaşık 18 tane heykel bekliyorum ben oradan. Planını biliyoruz, hangi katta kaç heykel olduğunu biliyoruz, gerçekten eşsiz bir yapı ortaya çıkacak. Şimdilik en büyük hedeflerimizden biri o.

Çeşmenin suyu var mı hala?

Su hattını bulduk. Bir şekilde, belki teknolojiyi kullanarak dönen bir sistemle oradan az da olsa bir su akıtmak istiyoruz. İhtişamlı bir çeşme olacak.

Kaç yılda ayağa kalkacak?

Proje iki yıllık. Bu kazı projesi sadece. Kazısını bitiririz, restorasyonu da bu iki yıl sonunda önemli ölçüde tamamlarız. Öyle on yıla yayılacak bir durum yok. Çünkü ekibimiz sağlam.

Yapının şimdiki kalıntı durumu da önemli herhalde.

Tabi. Şu anda temel seviyesi çok sağlam. Ama temelin üstüne gelen sütunlar, arşitrav blokları falan düşmüş ve kırılmış. Yalnız hepsi yerinde duruyor. Önünden bir cadde geçiyor, cadde ile havuz arasında 5.5 metre fark var. Yani insanlar basamakla çıkıyor çeşmenin havuzuna. Bu arada orada bir Maiandros heykeli bulduğumuzu da belirteyim. Suyu temsil eder biliyorsunuz. Bir kline üzerine uzanmış heykelin koltuğunun altındaki kaptan su akıyor.

Hierapolis anıtsal çeşmesinin önündeki basamaklara benziyor mu?

Evet o türden basamaklarla çıkılıyor. 2018 yılının en önemli kazanımlarından birisi bizim için, bu projenin mali kaynağını bulmak oldu.

BEŞ YIL SONUNDA MAHALLE OLACAK

Bu yılın kazı çalışmalarından söz edelim mi biraz?

Biz 2018 yılında 2013 yılında bulduğumuz mozaikli villaya geri döndük. İlk kazılarda bulduğumuz alanı ilerletmek ve konut alanının tamamını açığa çıkartmak amacıyla tekrar çalışmalara başladık. Sekiz odalı yapıya ek olarak dört oda daha ortaya çıktı ve 12 odaya ulaştık. Burası için şöyle bir proje yaptık: Her yıl iki ay orada çalışarak bir mahalleyi tamamen ortaya çıkartacağız. Biliyorsun Roma kentlerinde insanlar gidiyorlar, koca koca tiyatrolar, meclis binaları, caddeler, anıtsal yapılar görüyorlar ama sivil ev mimarisine dair çok fazla buluntu yok. Tripolisin korunaklı yapısına uygun olarak biz evleri de çatı seviyesinde bulduk. Birer çatı koyduğunuz zaman insanlar rahatlıkla onların içinde dolaşabilecek. Beş yıl sonunda da o mahalleyi tamamen açmış olmayı planlıyoruz.

Yukarıda, agoranın arkasındaki geniş bölümde, çeşmenin bulunduğu yerin ortasında bir kutsal alan olabilir dediniz. Şimdiye kadar sadece erken Bizans dönemine ait bir kilise dışında kutsal alan yoktu kentte. Bir de Karia-Frigya sınırındaki Lycus vadisi kentlerinde, örneğin Karia’daki gibi kent merkezini işgal eden kutsal alana pek fazla rastlanmıyor. Diyelim Magnesia veya Prien veya Nysa, Trailles kentlerindeki kutsal alanlar gibi. Bunun sebebi ne?

Hierapolis’te bildiğiniz gibi Apollon tapınağı bulundu mesela. Ama sizin verdiğiniz örnektekiler daha çok arkaik ve klasik döneme ait kentler olduğu için o dönemin çekim merkezi o bölgelerdi. Anadolu’da, mesela Tripolis’teki yerleşimler o dönemde daha küçük yerleşimlerdi. Görkemli yapılar pek yoktu. Nüfus azdı. Ama Roma döneminde o bölgelerin işlevi bitiyor, buraları çekim merkezine dönüşüyor.

KUTSAL ALAN ORTAYA ÇIKACAK

Yani erken Bizans döneminde inanç kültürleri bir değişim yaşamaya başlıyor. Geç Roma’da da klasik dönem tapınımlarına göre bu yapılarda değişim başlıyor diyebilir miyiz?

Evet bunu söyleyebiliriz. Mesela Milet’te, Prien’de ya da diğer büyük klasik dönem kentlerinde erken dönem verilerine bolca ulaşabilirsiniz ama geç antik çağ verileri çok zayıftır oralarda. Çünkü geç dönemde bu bölge daha zengin. Ayrıca daha korunmuş kentler var, o nedenle daha önemli dönemsel verilere ulaşabiliyoruz.

Bunu sebebi Efes limanının eski işlevini yitirmesi, Miletos limanının dolması, böylece deniz ticaretinin eski verimini yitirmesi olabilir mi?

Doğrusu evet ama yine de mesela Efes hiçbir zaman ihtişamını yitirmiyor. M.S. 13. yüzyıla kadar devam ediyor. Yıkılıyor, Ayasuluk’a taşınıyor biliyorsun. Hala bir merkez. Efes hiçbir zaman bu önemini kaybetmiyor. Bunda çeşitli geleneklerin de rolü var. Efes’i bu günkü İstanbul gibi düşünün. Roma döneminde ise iç bölgelerin verimli tarım arazileri, sulak olması, ayrıca siyasal ve ekonomik pek çok sebepten buralardaki kentler gelişme göstermiş.

***

Bahadır Duman Hoca ile Tripolis üzerine kazı evinde yaptığımız sohbetimiz burada noktalandı ama devamını getirdik. Doğrudan kazı alanına gittik. Son yıllarda yapılan çalışmaları, halen süren kazıları ve ortaya çıkan yapıları bir de onun anlatımıyla dinledik.

Bu tip gezilerde şansın her zaman yanımda olduğunu düşünürüm. Düşünün bir antik kenti ziyaret ediyorsunuz. Elinizde suyunuz, başınızda gölgelik niyetine şapkanız, boynunuzu güneşten koruyan atkınız ve sırtınızda çantanızla tipik turist formundasınız. Bakıp geçiyorsunuz. İmkan varsa bir de broşür bulup karşılaştırarak anlamaya çalışıyorsunuz. Bana oldukça yorucu gelir bu tür bir gezi. Ama size birisi rehberlik ediyorsa o gezi keyifli hale gelir. Bir de kazı ekibinden biriyse tüm merakınızı giderirsiniz. Bu ‘rehberin’ kazı başkanı olduğunu düşünün. Elde ettiğiniz tüm bilgi birinci el bilimsel bilgidir ve değeri ölçülmez. Şansım bu.

İşte bu şansı her zaman gezdiğim yerlerde sağlayan kazı başkanlarına, Tripolis ölçeğinde ise Doç. Dr. Bahadır Duman’a teşekkür ederim. Umarım hayal ettikleri çalışma programını gerçekleştirirler, biz de bundan sonraki gezilerimizde daha da zenginleşmiş buluntuları, açığa çıkarılmış yapıları ve restorasyonu tamamlanmış anıtsal çeşmesiyle gezeceğimiz Tripolis’e hayranlığımızı korumaya devam ederiz.

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
 karakter kaldı