BANYO TEMİZ ÇAMAŞIR BİR DE KONTEYNER - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

BANYO TEMİZ ÇAMAŞIR BİR DE KONTEYNER

16 Nisan 2019 Salı

Acıpayam depreminden etkilenen bölgelerde, felakete maruz kalanların yaşadıkları sorunlar dışarıdan göründüğü kadar kolay anlaşılır değil. Evet, genel olarak bir drama yaşanıyor. İşlerini, evlerini, imkanlarını, fırsatlarını; kısaca hayatlarının önemli bir bölümünü yitirenler var. Sayıları hiç öyle azımsanacak gibi değil.

Gezip gördüğümüz yerlerde konuştuğumuz insanların aktardıkları sorunlar, çoğunlukla gündelik ihtiyaçlarıyla ilgiliydi. Görünen, buzdağının su üzerinde kalan bölümü gibi sınırlı kalıyordu. Örneğin çocuklar! Hiç kimse onlardan söz etmiyordu. Onlar da bu felakete maruz kalanların bir bölümü olarak görülüyordu o kadar. Oysa oyun oynamaktan okula gitmeye, psikolojik destekten çevre ile yeniden bağ kurmaya, durumları o kadar karmaşık halde olmalı ki!

ÇOCUKLAR VE KADINLAR
Bir başka boyutu kadınlar. Sokaklarda erkekten çok kadın gördük diyebilirim. Erkekler genellikle kahvehanelerde zaman öldürüyorlar ya da toplanıyorlar. Kadınların böyle grup etkisi yaratabilecek mekânsal olanakları yok. Evlerde de toplanamıyorlar çünkü ev yok artık. Ailenin gündelik yaşamını düzenlemenin tüm meşakkati omuzlarında. Çocukların bakımı, hayvanların bakımı, çadırın bakımı ve düzeni, iaşe sağlama, yemek yapma, bulaşık yıkama, çamaşır, temizlik, banyo… saymakla bitmiyor. Ha buna bir de elektrik yokluğunu ekleyin. Çadırda elektrik yok. Neden yok? Yangın veya benzeri bir tehlikeye karşı önlem mi? Ama o çadırın içinde bildiğin odun sobası yanıyor. Yemek için tüp yakılıyor. Belki başka ısınma araçları kullanılıyor. Ancak en temel gereksinme olan aydınlanma amaçlı elektrik yok! Kadınların yaşadığı zorluğu katmerli hale getiren faktörlerden biri bu. Diğeri ise psikolojisi en fazla etkilenen olmaları. Konuştuklarımızdan bazıları sessiz bir çığlık gibiydi. Kimileriyse korku ve öfkenin sarmalında “bizim medyamız olun” diye arkamızdan sesleniyordu.

BİR KEZ GELİP 100 YIL SÜRÜYOR
Anladığımız şu oldu: deprem bir kez geliyor, 20-30 saniye sürüyor o kadar. Ama bıraktığı enkaz yıllar içinde ancak kaldırılabiliyor. Belediye iş makineleriyle kaldırılan inşaat molozundan, yıkıntı artığından söz etmiyorum. Gönülde bıraktığı, onu çizip geçen derin ve görünmez yarayı işaret ediyorum.

Bir de verilen sözler, gerçekleşmeyen sözler, hayal kırıklığı yaratan sözler, hayatı karartan sözler…

Şu da var, deprem izlenimlerimi paylaştığım çoğu insan her şeye mantıklı bir açıklama buluyor. Yoklukların, yoksunlukların, zorlukların ve korkuların nasıl bir iklim oluşturduğunu anlamaya çalışmaksızın yapıyorlar bunu. Pek mahir açıklamalar olsa da, empati kurmuyor, çare üretmiyor. Oysa orada tek bir şeye ihtiyaç var: Sorunların çözülmesine!

Yarın, sonraki gün ve daha sonraki günlerde ne olacak? Bunu bilmeye ihtiyaç var. Evi olacak mı? Tarlasına yeniden ne zaman gidebilecek, kendini güvende nasıl hissedecek, hayvanlarının bakımını nasıl sağlayacak, çocuğunu istediği gibi okutabilecek mi?

İlk durağımız olan Oğuz Köyündeki gözlemlerimize dayanarak düşündüklerimiz, diğer köy Kırca’ya giderken arabada düşündüklerimiz…den hatırladıklarımız bunlar.

TERK EDİLMİŞ YURT SENDROMU
Kırca’ya girişte kimsecikler yok sokaklarda. Zaten doğru dürüst sağlam ev de yok.

İlk gençliğimden beri İzmir’de, Çeşme yarımadası taraflarına gittiğim zaman beni coğrafyada en fazla etkileyen, mübadelede terk edilmiş Rum köyleri olurdu. Uzaktan baktığınızda kapkara, ürkütücü bir sessizlik içinde görünürdü. Benzer yerleşme alanları sonraları başka yerlerde de gördüm. Zaten Ege’deyseniz, mutlaka bir biçimde o terk edilmiş köy-kasaba gerçekliğiyle yüzleşirsiniz. En iyi ihtimalle binlerce yıllık antik kentlerin içinde, sokaklarında, yeraltı labirentlerinde dolaşmışlığınız vardır. Bu aşinalık her ne kadar doğal görünse de, Kırca Köyünde boş sokak manzaralarıyla karşılaşmak, belleğimdeki terk edilmiş toplu yerleşim mekanları imgesinden çok farklı. O imge hızla canlanıp aynı hızla kaybolurken hiç öyle mistik, gizemli bir imgeleme yaratmıyor muhayyilemde. Açıkça ürpertici bir ruh haline kapılıyorum.

ÇADIRKÖY’ÜN KADIN MUHTARI
Köyü orta yerinden geçip açıklık bir alana vardık. Yaz aylarında mera ya da harman yeri olmalı. Çimenlik bir alan. 35-40 (belki daha fazla) çadır kurulmuş bir örnek. AFAD çadırları. Hepsinin yan taraflarından borular çıkmış baca niyetine. Toplu çadır yerleşimi bu, Çadırköy! Kiminin traktörü, kiminin otomobili, kiminin motoru… Çadırların yakınına park edilmiş hepsi de. Birkaç kedi görüyorum. Onlar da çadır yaşamına uyum sağlamış görünüyorlar. Birinin fotoğrafını çekerken çadırlar arasında kayboluyor.

Çadırköyün meydanı diyebileceğimiz önündeki açıklık alana plastik masa ve tabureler düzenli biçimde yerleştirilmiş. Çadırköy çok amaçlı toplanma yeri sanki.

Bizi Kırca’nın çiçeği burnunda kadın muhtarı karşılıyor, henüz iki hafta olmadı seçileli. “Ben Naile Kaya, köyün muhtarıyım, hoş geldiniz!” Sonra diğer sakinlerle merhabalaşıyor, geçmiş olsun dileklerimizi iletirken tokalaşıyoruz.

DEPREMZEDE KARAVANASI
AFAD’ın karavana yemek saati. Oğuz Köyünde olduğu gibi burada da yemek gelmiş, çadır sakinlerinden aç olanlar yemeğini yiyor. “Aç mısınız?” Aç mıyız, değiliz ama o kadar ısrar ediyorlar ki, kıramıyoruz, “peki” deyip önümüze sürdükleri yemeği birlikte kaşıklıyoruz. Plastik çatal kaşık, bir de küçücük peçete parçası paket halinde dağıtılıyor.

İlhan Özcan’la başlıyor sohbet, sonra hepimiz ortak oluyoruz. Bu arada Muhtar’a soruyorum, o da yanıtlıyor. Bazen yeni seçilmenin acemiliğinden, “çalışmadığım yerden sordunuz” diyor, biz de bu dramın içinde yitirmediği mizahıyla birlikte gülüyoruz.

“Muhtar buranın nüfusu kaç” diyorum, “depremden önce mi, sonra mı” diye soruyla verdiği karşılığa yine gülümsüyoruz. Yanıt hariçten geliyor, girişteki levhada 244 yazıyordu diyor.

Sonra ben soruyorum, muhtar Naile Kaya yanıtlıyor:

BANYO İÇİN KONTEYNER İSTİYORUZ!
Köyde 150 civarı hane varmış. Tam sayı veremiyorlar. Belki eski muhtar bilir diyorlar ama o da ortada yok. Hasarlı 90 civarında ev varmış, bunlar yıkılabilirmiş. Deprem esnasında yıkılan ev sayısı ise 15 civarındaymış. Üniversite buralara gelip hiç araştırma yapmamış. En azından yaptığına dair bilgi verilmemiş kendilerine. (Oysa İnşaat, Jeoloji, Mimarlık  gibi bölümlerden ilk günlerde gidenler olmuştu. Bu konuda ilgili meslek odaları ile görüşmelerimizi yarın yayımlayacağız.)

AFAD’ın verdiği karavana yemek ayın 15’inde kesilecek diyorlar. Gerçekten kesilecek mi, teyit edemiyoruz.

Konteyner var bir tane. Çadırlardan biraz aralı yerleştirilmiş. Tuvalet olarak kullanılıyormuş. İkiye bölmüşler, kadın erkek tuvaleti olarak. Tuvalet atıkları nereye gidiyor diye sorduğumda, fosseptik çukuru yok diyorlar. Ama atık tankı varmış, belediye vidanjörü veya hangi araçsa, gelip her gün düzenli değiştiriyormuş. İşin bu kısmı oldukça hijyenik görünüyor.

Peki banyo? Banyo yapacak yer yokmuş. En büyük ihtiyaçlardan biri de o diyorlar. Bunun için de konteyner çözüm olabilir demelerine rağmen, bunun doğru olmayabileceğini düşünüyor insan. Yanlış saymadıysam 35 çadır vardı meydanda. Bunu ortalama 4’le çarpalım, 140-150 kişi yapar. Hangi birine yetecek konteyner banyo? Hijyen sorunu çıkmaz mı ortaya? Bu sorulara ne onlar yanıt veriyor, ne de ben açıklayabiliyorum.

Suyu seyyar çeşmeden karşılıyoruz diyor köy sakinlerinden biri. Boru döşenmiş köy suyundan, ‘su sıkıntımız yok’ diyorlar.

“KÖYDEN AYRILMAK İSTEMİYORUZ”
Köydeki yıkılmış veya oturulmaz hale gelmiş evlere ve çadırlara baktığımda, insanların ortada olmaması pek garip görünüyor. Nerede bunca insan? “Bazıları Acıpayam’a kiraya gitti” diyorlar. İmkanı olan ya da devlet desteğini sağlayabilenler, en kısa zamanda ilçeye taşınmışlar. Onlar geri dönmez artık diye ekliyor bir başkası. Neden diyorum, neden gelsin diyor, ne yapacak burada? Alışırmış ilçede yaşamaya, varsa tarlası-bahçesi günlük gelip gidermiş. “Ama biz ayrılmak istemiyoruz, ata yadigarı buralardan” diye eklemeyi ihmal etmiyorlar.

Sohbet uzuyor ama zaman da bizi sıkıştırıyor. Henüz iki köy gezdik ve geride beş köy daha var. Hepsine akşamdan önce uğramış olmalıyız. Kalkıyoruz. Hepsiyle vedalaşırken, herkesle el sıkışıyoruz. Her şeye karşın içtenliğini yitirmeyen insanlarla vedalaşmak insanı biraz burkuyor.

CAMİNİN LEVHASI MİNARENİN KAİDESİ
Muhtar Naile Hanımın eşi aracımıza kadar bizi uğurluyor. Cami yanındaki araca geldiğimizde, köy kahvesi önüne atılmış kendileri kadar ‘yaşlı’ görünen sandalyelerde birkaç eski kuşak oturmuş güneşleniyordu. Çay içmeye davet ettiler. Kırmadık, çaylarını içtik. Onlar İlhan Özcan’la sohbet ederken, ben de karşıda duvarları çatlamış, dıştan ayakta görünen ama terk edilmiş evin iç mekanında deprem etkisini fotoğraflıyorum. Hazin!

Sonra Camiye yöneliyoruz. Ortada cami yerine enkaz var. Hem cami, hem minaresi adeta yerle bir olmuş. caminin duvarında levhası kalmış, bir de Minarenin kaidesi. İçine girilmez hale gelince kontrolü biçimde yıkılmış.

Kırca çıkışı Acıpayam’a dönüyoruz. Özcan İlan’ı bırakıp yeniden yola düşüyor, bu kez Ucarı köyüne, depremin tam merkezine gidiyoruz.

Yazacaklarımızın bundan sonraki minvali genellikle tekrara düşmek olacak. Çünkü sorunlar ortak. Çözüm yolu ve yordamı hemen hemen aynı. Şikayetin çözüm merci de değişmiyor. O nedenle gezdiğimiz diğer köyleri kabaca özetleyip geçmek, bilmek açısından pek fazla eksiklik anlamına gelmeyecek.

UCARI KÖYÜ
Depremin merkez üssü burası! Ucarı’daki göleti defalarca yazdım bu sayfalarda. Gölde iki yıl önce bir düzenleme yaptı Acıpayam Belediyesi. Güzel ve korunaklı hale geldi. İçinde ördekler, balıklar ve çevresinde kuş çeşitleri yaşamlarını doğalarına uygun biçimde sürdürüyorlar. Merak ettiğim konulardan biri de, deprem etkisiyle göl suyunda artma veya eksilme olup olmadığıydı. Böyle bir olumsuzluk yokmuş şimdilik.

Köy bomboş adeta. Özellikle göle doğru hiç kimse yok sanki. Ama gölet çevre düzeni içindeki doğal park alanına çadırlar kurulmuş sıra sıra. Bir de hemen yol kenarında standart çadırlar dışında uzun  AFAD çadırları kurulmuş, araçları park etmiş. Meraktan girip bakıyorum. İlerde geniş bir kapalı alanda büyük kazanlar hazırlanıyor. Yaklaştığımda bunların yemek kazanları olduğunu anlıyorum. Üç kişi kazanların başında duruyor, merhabalaşıyoruz.

HER GÜN 3000 KİŞİYE ÜÇ ÖĞÜN YEMEK
Kızılay-AFAD olarak İzmir’den gelmişler. Her gün depremzedelere dağıtılan üç öğün yemek burada hazırlanıyormuş. Kaç köye yemek gönderdiklerini soruyorum, yanımdaki görevli 14 köyde her gün 3000 kişiye yemek taşıyoruz üç öğün diye yanıtlıyor. Peki karavananın bir standardı var mı, var diyor. Belli bir yemek programları varmış. Ama yerel olarak taşınan-bağışlanan yemekliklerden dolayı ellerindeki liste bazen değişiyormuş. Ayın 15’inde ayrılacak mısınız diye sorduğumda, kendilerinin bilgisi olmadığını, kaymakamlıktan gelen direktife göre hareket ettiklerini söylüyorlar.

Göl civarında dolaşıyorum. Burada su, temizlik ve tuvalet sorunu diğerleri gibi ağır olmasa gerek. Göl ıslahı zamanında devasa bir restoran kondurmuştu belediye. Bir de tuvalet ihtiyacını karşılayacak yerler yapmıştı. Hatta parkın içinde, AFAD’ın yemekhane niyetine kullandığı tipte muhkem, yarı kapalı yerler ortak mutfak işlevi görebilecek durumda hala. Cami hemen yakınlarında. Hem su hem tuvalet ihtiyacı için ikinci bir yer. Ne var ki bu olanak, başka sorunların çözümünü sağlamıyor tek başına.

Camiye doğru tırmanıyoruz. Muhtarı bulmak niyetindeyiz. Hemen arkasında eski muhtarın evi var, onu buluyoruz. İsmet Telli 20 yıl kadar muhtarlık yapmış. Eh ondan iyisini mi bulacağız.

Çadırlar genellikle evlerin bahçelerinde, toplu çadır sadece az önce gördüğümüz göl civarına kurulu olanlarmış. “Evlerin yanına çadır kurmak iyi oluyor” diyor İsmet Bey. Anlık olarak tüm ihtiyaçlarını evden karşılıyorlarmış hiç olmazsa.

SABİT CUMA NAMAZINA!
Yıkılacak ev sayısı toplam 68, şu ana kadar ise 8 ev yıkılmış belediye ekiplerince. Köyde 120’den fazla konut varmış. Bunlar enkaz, hasarlı, oturulamaz ve az hasarlı olarak kategorilere ayrılıyormuş. Devletin yapacağı iş, işlem ve yardımlar açısından bu kategoriler çok önemli diye ekliyor İsmet Bey. Köyden taşınılması gündemde mi diyorum, yok diyor. Öyle bir şey söylenmemiş yetkililer tarafından.

Yola birlikte devam ettiğim Sabit, “abi ben bir öğle namazı kılacağım” diyor. Onu camide bırakıp köy içlerine doğru yürüyorum. Birkaç kişiyle selamlaşıp, birkaç sokak sonra geri dönüyorum. Evlerin bahçelerinde daha önce gördüğümüz manzara devam ediyor. Ev, önündeki bahçe ya da giriş avlusunda bir çadır, aynı bahçede başka ev varsa iki çadır kurulu, insanlar bir yandan gündelik işlerini yaparken akşamın olmasını bekliyorlar.

KARAHÖYÜK/MUHTARI/EKMEĞİ
Sonraki durağımız Karahöyük. Muhtar Hüsnü Apa. Pazaryeri meydan kahvesinde muhtarı ve meşhur Karahöyük ekmeğini inatla üretmeye devam eden fırıncı Mahir Sağ’la birlikte karşılıyor bizi.

Köy nüfusu 630. Burada da 8 ev yıkılmış. Ama diyor muhtar 70 civarında hasarlı ev var ve çoğu yıkılacak. Yıkılacak evler konusunda her köyde aynı şeyi duyuyorum: “Hafta başında evlerin hasar tespit durumu askıya çıkacak.” Çevre Bakanlığı raportörleri hazırlıyormuş, kaymakamlık askıya çıkaracakmış, herkes evinin durumunu buradan öğrenecekmiş.

Karahöyük’te 110 civarı çadır varmış. Toplam hane sayısı ise 280. Çoğu ev ihtiyat için kullanılmamakta diyor muhtar. Çadır ise sadece zorunlu günlük ihtiyaç için kullanıyormuş. Bu arada Karahöyük Camisi ağır hasar almış, minaresi kontrollü olarak yıkılmış.

Apa’ya geçmek için kalkıyoruz, Fırıncı Mahir Bey birer torba Karahöyük ekmeği tutuşturuyor elimize. Parasını ödeyelim, kesinlikle olmaz diyor! Teşekkür edip ayrılıyoruz.

APA KÖYÜ
Burada köyler neredeyse birbiriyle sırt sırta. Birkaç kilometre de bir başka köy merkezine ulaşıyorsunuz. Felaketin etkisini bunca çok yerleşimde hissettirmesinin nedenlerinden bir de bu olmalı.

Apa’ya vardığımızda sokaklar hayli canlıydı. Daha köy girişinden itibaren yaşanan felaketin hasarı gözle görülebiliyordu. Evlerin duvarlarında derin ve geniş çatlaklar oluşmuştu. Araçtan inip fotoğraf çekmeye çalışırken, çevremizi kadınlar sardı. Kimisinin çocuğu kucağında, kimisi elinden tutmuş yaklaştılar. Yaşadıkları zorlukları çok sesli koro halinde dile getirmeye başladılar. Her kafadan ses çıkmaktaydı. Sorduğum soruya herkes kendi cevabını veriyordu. İçlerinden bir kadın özellikle ve yüksek perdeden, bizim medyamız olun, sesimiz olun diye anlatıyordu. “Ben İstanbul depremini de yaşadım. Ama buradaki gibi duyarsız değildi oradaki ilgililer. İki hafa oldu banyo yapamıyorum. İşte bu benim evim. İçine girmeyi bırak, yanından geçmeye korkuyoruz artık. On günü geçti çadırdayız. Elektrik vermiyorlar, kaçak kullanıyoruz.” Eve bakıyorum, kolonları sağlam gibi görünse de  duvardaki tuğlalar lego gibi tek tek düşmüş zemin katta. Çoğu ede hiç değilse ara duvar bağlantısı korunuyorken, yeni gibi duran üç katlı bu evde ölüm olmamış olması adeta mucize.

Köy kahvesine girip merhabalaşıyoruz. Muhtarı sorduğumuzda, yıkım kepçesinin yanında olabilir deyip bizi oraya götürüyor köy sakini orta yaşlı bir beyefendi. Yıkım kepçesini fotoğraflıyoruz ama muhtar yok. Geri dönüp kahvedekilerden yeniden yardım istiyoruz. Birisi telefon edip çağırıyor muhtarı. Bu arada çaylar geldi. Kahve hayli kalabalık. Sebebi karşıdaki kahvenin yıkılmış olması. Çatısı kaldırılıp pencere ve kapıları sökülmüş.

Muhtar geliyor. Adı Feridun Arman. Acelesi varmış, yıkımın başına dönmesi gerekiyormuş. Sorularımıza kısa ve net yanıtlar veriyor.

110 binanın acil yıkımı yapılacakmış. 2. Etapta 60-70 hasarlı ev kaldırılacak diyor. Bu işler için Büyükşehir’in iki makinası çalışmaktaymış köyde. Toplam 200 civarında çadır var diyor. Tuvalet ve benzeri ihtiyaçlar için konteyner bekliyorlar. Sonrasında ne olacağı ise belli değil. Kaymakam net bir şey söylemiyormuş. En büyük sorun diyor, tuvalet ve banyo. Çadırlarda elektrik olmaması başka büyük sorunlardan biri. Odunlu soba yanıyor ve onunla ısınılıyor. Havaların mevsim normalleri altında seyretmesi en fazla onları etkiliyor. En büyük teselli can kaybının olmaması. Çevre Bakanlığı ön hasar tespiti yapmış, birinci derecede mağdur olan 150 aile belirlenmiş. Elektrik şirketi 500-600 TL masraf çıkarıyormuş trafo bağlamak isteyenler için. İnsanlar bu parayı nereden bulacak bu şartlarda diye sorarak anlatacaklarına nokta koyuyor Muhtar Feridun Arman.

Kısaca özetlediğimiz sorunlar yumağı görünen o ki kolayca çözülecek gibi değil. Beklemek, biraz da idari işleri yürütenlerin kurallarıyla mücadele etmek gerekiyor galiba.

OVAYURT KÖYÜ
Apa’dan çıktık, Ovayurt Köyüne geçeceğiz. Hoş bir tesadüfle, kahvehane çıkışı Sabit’in selam verdiği tanıdık, Ovayurt Köyü Muhtarı. Beni takip edin hadi köye geçelim diyor. Hemen dönüp takip ediyoruz. Köyler o denli yakın ki, Apa’dan ne zaman çıktık, Ovayurt’a ne zaman girdik anlamıyorum. Muhtarın aracı sağlam bir evin geniş bahçesine kurulmuş uzunca bir çadır önünde duruyor. Çadırda birkaç köy sakini var. İki de kadın geliyor. Birisi Muhtarın annesiymiş. Diğeri ise elinde değnek, hayvan sürüsünü toplamaktan gelmiş havada, yanımızdaki tabureye ilişiyor.

Akşam olmak üzere, daha Acıpayam’a dönecek, oradan Denizli’ye yola çıkacağız. Muhtar’a sorularımızı topluca soruyoruz.

“Burasının diğer adı Taraş Köyüdür” diye söze başlıyor. “Burada kerpiç evler için yıkım kararı çıkacak. Bizim köyde diğerleri gibi hiç ev yıkılmadı. Ama 60 civarı hasarlı ev var. Oturulmayan ve acil olarak yıkılması gereken ise 5-6 ev var. Bizi en çok korkutan, geçen deprem değil. Dedikodu kesilmiyor. Kimisi 5.5 şiddetinde, kimisi 6 şiddetinde yeni bir deprem olacakmış diye konuşuyor. Bizi en çok korkutan işte bu söylentiler. Çadırda yaşamamız, korkudan. Yoksa çoğunun evinde hasar var ama yıkılma yok. Oturulmaz durumda da değil. Biz en az hasar almış köylerden biriyiz. Köylerde ne yapılacağı konusunda kriz masasından net bir açıklama yapılmıyor. Zaten yardım paraları da eşit dağıtılmadı. Bizim köyde bin alan da var, iki bin alan da! Bu arada adamın evinde hiç hasar yok, işini bağlayıp yardım parası alıyor. Bunları nasıl ortadan kaldırabiliriz bilmiyoruz. Hak edene hak ettiği gibi muamele yapılsın istiyoruz. Yetkililer bu durumlara bir çare bulmalı.”

Bir soru, bin ah!
Çayımızı hızlıca içip köyde geziye çıkıyoruz. Gerçekten de görülecek pek bir şey yok. Gördüklerimiz içinde en hasarsız köy burası. Bir de buradan çıkıp hemen yanı başındaki Yassıhöyük’e girdiğimizde de pek farklı olmadığı görülüyor. Özellikle Oğuz, Kırca, Ucarı ve Apa’daki felaketin ağırlığı bu köylerde o kadar değil.

Yassıhöyük muhtarını bulamadık ve bilgi alamadık. Ama Ovayurt’tan farklı olmadığına kanaat getirdik ve gün akşama devrilmişken yavaşça Acıpayam’a doğru yola koyulduk. Sonra ver elini Denizli!

Yarın: Jeoloji, İnşaat Mühendisleri ve Mimarlar ne diyor?

Not: Yazılar ile ilgili hukuki sorumluluk yazarların kendilerine aittir

Yorumlar

Muharrem Akgüneş   -  Bağlantı 16 Nisan 2019, 21:04

Çözüm Önerileri:
Acilen yıkılan Evin yerine aynı metre kare ebatlarında yeniden ev inşasının Devlet tarafından yapılması temennimizdir.

ali baba   -  Bağlantı 16 Nisan 2019, 20:55

biz niye zorunlu deprem sigortası ödüyoruz? (DASK)

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
 karakter kaldı