SON VE ÖTESİ- Yol ve Ötesi-XXI - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi
REKLAMI GEÇ

SON VE ÖTESİ- Yol ve Ötesi-XXI

3 Ekim 2017 Salı

Gitmek için ölümü göze almak değil maharet, kalbini göze alıp gitmek…

Gitmek üzerine kurulu bir ömrün yolları çakıl taşlarıyla süslüdür. Her an yıkılıp yoldan çıkmanın bütün tuzaklarını da göze almak gerekir giderken. Gitmenin sadece gitmeyle de bir derdi yok. Gitmenin içinde dipdiri soluk alan gidememek nasıl da yüreğin kalmasına derin acılar bırakır. Gitmeyle gidilmeyeceğini bilen bir varlığın gitmesinden geriye kırık dökük ortada kalışlar yok mudur?

Kalmak da gitmek de yaralarla doludur bu yüzden. Açılıp bir daha kapanmayan makasın kendine kapanmasına duyduğu özlem gibidir gitmek ve kalmak. Kalmanın dingin ve kibirli paslanmasına karşı gitmenin belirsiz ve serüvenlerle dolu yüksek cesareti uzlaşmaz bir çelişkinin evidir. Nereye gidebilirsin ki? Güçlü ve coşkun bir yanıtın ağzıyla dolu dolu söylenebilecek neresi var gidilesi? Gitmenin aklına ruhunu katan güçlü bir varoluşun ayakları üzerinde sağlam duruşuna kurban bu yürek… Git… Sende git, kimler gitmedi ki kaldığı yerde eksik bir şarkının dizesinde ıssız hayatlar süren. Gece olunca kendine ve yalnızlığına kapanan. Kimler gitti de, gerçekten gitmenin aklında huzur denen o eşsiz cennetin soluğuyla hayat buldu? Gerçekte gitmekle bitmiyor insan denen soyun belirsiz serüveni. Bitmeyecek de. Ancak belki küçücük heyecanın avlusunda yeşeren yabanıl bitkiler ve ömrün ortasına dikilecek sevimli bir heykel gibi parıldayacak gitmeler…



ilk defa kendimi yenmekten dönüyorum
kendime gelirken senden gidiyorum
yüzün silinmiyor akşamlarımdan
ellerimde ayrılıkların esmerliği varken
sen de git selika git
kendini de götür giderken
Şeref Bilsel

Sonun başlangıcı değil mi bir andan öylece kayıtsız önümüze serilivermiş yaşam?

Doğduğumuz andan itibaren başlayan bu ölümcül yolculukta her an kendimize biriktiğimiz bir durmanın kalmasında soluk alıyoruz. Gitmeyle biçim bulan zamanın durağan mekânlarını süsleyen eşyalar gibi dingin, mağrur ve kibirli. Ama durmadan azalıyoruz işte. Durmadan çürüyen bir akışın kavranılmaz hareketlerinde saklı bir gitmenin ağrısı bu. Her gün bi daha ölüme yaklaştığımızı anlamaktan yoksun bir bilinç bunalımının içinde. Durmadan kendini yok eden şeylerin evreninde anlık mutlulukları dahi itmeyle meşgul bir yaratığın zavallılarıyız. Kalmaların yerini süsleyen insan figürleri ölümcül anların çevresinde çürüyor, azalıyor ve yok oluyor. Ölüyoruz işte, her acıda her ayrılıkta ve her yalnızlıkta. Karanlık bir zamanın değirmenine rüzgâr toplayan can kırıklarının akşamlarında. Kimse kimsenin kimsesi de değil…

ama bilirsin; kabuğuna çekilmek için bile
büsbütün yaraya dönüşmeyi beklemeli insan
Dilek Kartal

Yaraya ve yaranın bırakacağı o ince sızıya. Kalmaların ve gitmelerin evinde üşüyen insan giderek kalın bir kabuğa dönüşmüş kayıtsız yarasında yarasının renklerine doğru biçim alır. Bu yer alışta düşüncesinin dili giderek kaybolur ve başkasına ait seslerle dilleşmeye başlarlar. Çürümenin ikinci evresi, başkasının ağzını, sesini, dilini kendinleştirmektir. Yara giderek kabuğunu atıp bünyenin tazelenmesine yol açması gerekirken kalın bir acıya dönüşüp yerleşik kaygıların bunalımlı zekasına kapı aralar. Artık kabuğumuza çekilmenin bile bir dili olmayacaktır. Ne kadar acı çekersek o kadar acının evine dönüşen bir yaşamın döngüsüne yürümekte olan cesedimizi taşımaya sürdüreceğiz. Ta ki yaranın adını ağzımıza almayı bırakıp zincirlerinden boşalan bir hayvanın direncine ulaşana kadar…

şafakta arayıp öğle vakti yitirdiğim
vardığım hiç bir yerde değildin
Aragon

O yüzdendir ki olmaların evi hiçbir zaman gerçekten oluşun bir yeri değildir. Yola kendini düşürmüş değil elbet, aklına yol düşürmüş kişinin başka bir yola gereksinimi olabilir mi? Zamanın evrelerinde sıkışmış anlarla soluk alıyor bedenimiz. Hep aynı soluğun aklına düşkün değil bu alış. Her nefesi ayrı bir düşün iklimi. Her kokusu farklı bitkilerin renkleri. Aramaya koyuluşun bulmak için verildiği bir uğraş biçimi de değil, birebir arama anının eşsiz ve sonsuz duyumu. O yüzdendir ki vardığımız yerde değiliz, kaldığımız yerlerde de duramıyoruz. Anların aklına zaman hayvanları kaçırıyor, çocuklarımızın kulaklarına sağır edici yolculuk duaları üflüyoruz.

istiyorum gideyim sevdiğimle
Bertolt Brecht

İstiyoruz… Ama gitmenin yoluna bunca insan sevdiğiyle gidemiyor… Olduğumuz yer öldürüyor bizi. Sürekli ölünen yerlerden kalkıp hangi akılla gitmenin güzelliğine erebiliriz? Biz sadece güzel insanlarla güzel yerlere gitmenin telaşıyla yanıp kavrulmuyoruz. Aynı zamanda sonsuz bir güzelliği yaşamın evi yapmak için de kanat çırpan kuşlara yol oluyoruz. Ki, yol olmak değil midir asıl, yolculuklara çıkılası kılan…

Gitmek. Bir büyü gibi saran
Ağrılar yumağı, kışkırtılmış
Düşlerdir ki sen şimdi
Esirgeme kendini kalbim
Kederin o derin yalnızlığından
Ahmet Telli

Hiçbir gitmenin yalnızlığı yenmek gibi ulaşılabilir hedefleri yoktur. Gitmenin durması da yoktur. Gitmesiyle biçim bulan insanın sadece gitmeye ilişkin bir işi olabilir. Yanında onu bir gölge gibi izleyen yalnızlığı, her daim insan ülkesinin eninde ve sonunda ulaşacağı tek durağı olacaktır. Sadece gitme anının kendisidir oysa kutsal olan en sevgili…

Ben her bahar aşık olmam
Ama her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç, ama olsun…
İstemek de güzel.
Can Yücel

Gidememenin kalmasında hep ağır ağır çürüyüş hüküm sürer. İstersin kendi göğünün altında boğulup kalmışlığından kurtulup bilinmeyen memleketlere gitmeyi. Ama ruhunu kuşatmış bu ölü toprağı hayatını öyle belirlemektedir ki kalmanın ağrısında günlerin bir tespih tanesi gibi ard arda dizilir. Sonra da otomat bir aletin işlemesi gibi olduğun yerin daralmış yerlerinde döner durursun. Bu kalmanın ne büyük trajedisi vardır. Düşlerini kaplayan yok olup gitmek fikri çevrene musallat olmuş insanların varlığıyla büyür de kocaman bir baraj kurar gitmelerinin önüne. Geriye sadece aklına yer etmiş bir gitmek fikri kalır bir yangından kalan kül tortuları gibi…


ey zamanın ayıklandığı yabanıl orman
selamsız bir gitmeyim şimdi
her an kendine yolcu
dolanırken saçlarımda fısıltılı yağmurlar
yanar uzaklarda bir deniz feneri.
Neriman Calap

Ormanların yabanıl ıssızlığı, birer canavara dönüşen kentlerin homurtusuyla kirlendi ve masum bir ıssızlığın ini olarak kendine doğru çekildi. Ormanda her şey bir yalnızlığın ve soyu tükenmekte olan travmanın inlemesiyle yok oluyor. Artık uzakların o muhteşem ormanları değil kentlere el sallayıp rüzgârını ve yağmurunu insanlığa bağışlayan. Kentlerin korkunç homurtusuyla her gün daha çok daralarak kendine doğru küçülen bir azalma orman. Her an daha azmış iş makineleriyle delik deşik eden kentlerin ahtapotu andıran azgın kolları, daha çok ses, ışık ve gürültüyle kuşatıyor her yeri. Uzaklarda esen rüzgârın tadını, günlerce üstümüzde inceden yağan yağmurun ıslaklığını duyumsamayalı daha çok can çekişiyoruz bedenlerimizde. Her gün biraz daha çok ölüyoruz. Ruhuna asfalt ve çimento dökülmüş bir dünyanın aklıyla her gün daha çok benliğimiz denen o narin gömlekten sıyrılıyor ve daha çok çırılçıplak bir yangının acı çeken bir şeylerine dönüşüyoruz. Anlaşılmaz, anlatılmaz ve tanımsız bir ateşten kalan küllerin tortusuyuz…

İşte böylece kalmaların evinde titreyip duran bir ıssızlık hüküm sürerken, gitmelerin evreninde kendi varlığımızın dışında dönüp duran bir belirsizlik kol gezer ve bizler bundan kendimize dair bir takım beklentiler biriktiririz. Ama doğa her gün küçülüp insan her gün daha da yabanileşirken bizler de giderek kendine meydan okuyan hırçın, yalnız ve anlamlarını yitirmiş bir cesede dönüşmekteyiz. En yorgun şeylerini yük ederek yaşamaktadır artık bu ıssızlıkta insan. Ve bu ıssızlık her gün insanı daha yoğun bir gitme düşünün evrenine kayıtsızca bırakmaktadır.

Öyleyse sizin de muhteşem gitmeleriniz olsun kalmalara inat. Ki zaten her şey gitmez mi kendi içinde?…

En Yorgun Yerini Yanında Taşır Yolcu

Gittiğin yeri bilmektir acıların en büyüğü
Ve ölümün gizli sesidir
Durgunluk
Durulduk çöl bitiminde

Yolcu aldı yollar
Derin vadiler girdi aramıza
Nakışlı bir dizeye aktı su
Döküldü dağlardan gözlerine

Her gün
Denize akıyoruz durgun ayaklarla
Asıl bu öldürüyor bizi

Gitmek
bir meydan okuma değil midir durgunluğa
ve her şey gitmez mi kendi içinde…

(Hakan Keysan-Suda Bıçak İzi kitabından)

Yorum Yaz

Aşağıdaki gerekli alanlara bilgilerinizi girmelisiniz. e-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
 karakter kaldı